Lost, here is nowhere
Searching home still
Turning past me, all are gone
Time is now
The omen showed, took me away
Preparations are done, this can't last
The mere reflection brought disgust
No ordeal to conquer, this firm slit
It sheds upon the floor, dripping into a pool
Grant me sleep, take me under
Like the wings of a dove, folding around
I fade into this tender care
(opeth - dirge for november)
4 Ekim 2011 Salı
Abidin Dinoyu Getirin Bana
(redd - nefes bile almadan)
Bu, canlarım, hayvan gibi mutlu bir adamın fotoğrafıdır. Dikkatli bakın. İnsanlıktan çıkarcasına ağzını ayırmış kahkahayı bastı basacak.
Ömür boyu sadece birkaç "an" bu kadar mutlu olabilir insan diyorlar. Benimkini halam fotoğrafta yakaladığı için şanslı sayılırım.
Sizin var mı?
(biterken dredg - of the room çalıyodu)
Bu, canlarım, hayvan gibi mutlu bir adamın fotoğrafıdır. Dikkatli bakın. İnsanlıktan çıkarcasına ağzını ayırmış kahkahayı bastı basacak.
Ömür boyu sadece birkaç "an" bu kadar mutlu olabilir insan diyorlar. Benimkini halam fotoğrafta yakaladığı için şanslı sayılırım.
Sizin var mı?
(biterken dredg - of the room çalıyodu)
30 Ağustos 2011 Salı
An Gelir...
An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür
Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır
Kan tutar / tutan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakollar taranır
Yağmurda bir militan ölür
An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan
Sehpada pir sultan ölür
Son umut kırılmıştır
Kaf dağı'nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar bâkî
Çeşmelerden akar sinan
An gelir
-Lâ İlâhe İllallah-
Kanunî süleyman ölür
Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa / korkudan ölür
-Tahrip gücü yüksek-
Saatli bir bombadır patlar
An gelir
Attila ölür
Attila İLHAN
Onu tanımak şerefine erişenler var aranızda biliyorum. Belki henüz haberiniz olmamıştır ama tanıdığım en yürekli, en inatçı, en emekçi, en güzel insanı, halam Canan CAN'ı kaybettik geçtiğimiz haftalarda. Hepimizin başı sağolsun. Yanımızda olan dostlar sağolsun.
Halam. Yokluğun yeri doldurulmayan bir boşluk. Anılarınla avunuyorum.
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür
Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır
Kan tutar / tutan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakollar taranır
Yağmurda bir militan ölür
An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan
Sehpada pir sultan ölür
Son umut kırılmıştır
Kaf dağı'nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar bâkî
Çeşmelerden akar sinan
An gelir
-Lâ İlâhe İllallah-
Kanunî süleyman ölür
Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa / korkudan ölür
-Tahrip gücü yüksek-
Saatli bir bombadır patlar
An gelir
Attila ölür
Attila İLHAN
Onu tanımak şerefine erişenler var aranızda biliyorum. Belki henüz haberiniz olmamıştır ama tanıdığım en yürekli, en inatçı, en emekçi, en güzel insanı, halam Canan CAN'ı kaybettik geçtiğimiz haftalarda. Hepimizin başı sağolsun. Yanımızda olan dostlar sağolsun.
Halam. Yokluğun yeri doldurulmayan bir boşluk. Anılarınla avunuyorum.
3 Temmuz 2011 Pazar
Özlemek Üzerine
(November's doom - torn)
Düşünün, sevgilinizle aynı şehirde bulunsanız da görüşmediğiniz çok uzun zamanlar olmuştur. O kendi işleriyle uğraşmıştır, siz sizinkilerle. Gün içinde yaptığınız birkaç kısa telefon görüşmesi bile yeterli olmuştur belki hasret gidermenize.
Ne zaman ki araya uzun mesafeler girer, sırtınızda bir yük arabası peydahlanır. Bir hafta görüşmeyip sonra bir kısa akşam yemeği yediğiniz sevgilinizi gün aşırı görmek istersiniz. Yaptığınız her işe "keşke o da yanımda olsaydı" diye başlarsınız. Neden? Aynı yerde olsanız görüşmeyecektiniz zaten, şimdi neden kıymetlendi birlikte geçirdiğiniz zamanlar?
Cevap çok basit ve kesinlikle güvensizlikle, şüpheyle ilgisi yok. Sizi aradığında sesi yanıbaşınızdan gelse bile, zihninizin gerisinden bir ses aslında ne kadar uzak olduğunu fısıldayıp duruyor size. İhtiyacı olduğunda yanında olamayacaksınız artık. Sevgi sözcükleri söylediğinde, romantik bir jestle karşılık veremeyeceksiniz. Başına birşey gelirse aranan kişi siz olmayacaksınız. Kim bilir ne zaman haberiniz olacak. Onun sizi ne kadar özlediği önemli değil sizin için. İnsansınız, dolayısıyla bencilsiniz. En çok siz özlüyorsunuz. Dünya olmasa bile sevgiliniz sizin çevrenizde dönüyor - du.
Yavaş yavaş sinirleriniz gerilecek. Sesler yükselecek. Aradığınızda telefonu meşgul çalıyordu diye içiniz içinizi yiyecek. Kavgalar başlayacak. Tartışmaların da şekli değişecek, ilkokul çocuklarının duygusal olgunluğuna düşeceksiniz birlikte. Aldatmak aklınıza gelmeyecek bile ama. Kendinizi bir lütuf, onu size bahşedilmiş bir hediye gibi gördüğünüz için "bak burada daha iyisi var" dediğinde hayat, "hayır ben onu istiyorum" diyeceksiniz.
Sonunda kavuştuğunuzda geçen onca zamanın sıkıntısını birkaç dakikada unutacaksınız. Sonra ya eski halinize geri dönersiniz, ya aklınızı başınıza alır, boşa kavgayla harcadığınız günleri aklınızda tutar, gereken kıymeti verirsiniz. Kendinizi suçlamayın. Irksal özelliğiniz sizi böyle kaprisli, çekilmez, sinir bozucu olmaya itti.
Sadece onu özlediğinizi söylemeyi ihmal etmeyin. Onun da buna ihtiyacı olduğunu bilin.
Sevin!
(biterken november's doom - awaken çalıyodu)
12 Haziran 2011 Pazar
4 Haziran 2011 Cumartesi
Fren Ortadaki Pedal Canım
(god is an astronaut - sunrise in aries)
Bir arkadaşımın ailesi saçmasapan bir trafik kazası geçirmiş. Bir üniversite öğrencisi, kaldırımda yürüyen yayaları ön kaputa oturtmanın mantıklı bir fikir olduğunu düşünmüş. Açıklaması ise özür niteliği taşımaktan çok uzak: "Karnım açtı, başım dönüyordu.".
Gözünüzü seveyim dikkatli sürün. Hepimiz kendi halimizde süper sürücüleriz ama, cd değiştirmek, telefonu sessize almak, radyo kanalı ayarlamak için bir an bile olsa gözümüzü yoldan ayırdığımızda, o sırada trafikte olan en kötü şöför kadar iyi oluyoruz. Arkadaşıma ve ailesine geçmişler olsun diyorum.
(biterken god is an astronaut - lost kingdom çalıyodu)
Bir arkadaşımın ailesi saçmasapan bir trafik kazası geçirmiş. Bir üniversite öğrencisi, kaldırımda yürüyen yayaları ön kaputa oturtmanın mantıklı bir fikir olduğunu düşünmüş. Açıklaması ise özür niteliği taşımaktan çok uzak: "Karnım açtı, başım dönüyordu.".
Gözünüzü seveyim dikkatli sürün. Hepimiz kendi halimizde süper sürücüleriz ama, cd değiştirmek, telefonu sessize almak, radyo kanalı ayarlamak için bir an bile olsa gözümüzü yoldan ayırdığımızda, o sırada trafikte olan en kötü şöför kadar iyi oluyoruz. Arkadaşıma ve ailesine geçmişler olsun diyorum.
(biterken god is an astronaut - lost kingdom çalıyodu)
2 Haziran 2011 Perşembe
Küçüldük Ey Halkım...
(god is an astronaut - forever lost)
Etrafımda o kadar çok kırık hayat, bozuk aile, mutsuz çocukluk var ki, umutsuz yazılar yazmaya mahkum kaldım artık. İlkokulda öğretilen çekirdek aile kavramı gittikçe küçüldü, daha da çekirdekleşti. Anne ve çocuktan ibaret ailelerle doldu basık şehirlerin apartman daireleri.
En az üç çocuk.
Hadi ordan
(biterken god is an astronaut - when everythıng dies çalıyodu)
Etrafımda o kadar çok kırık hayat, bozuk aile, mutsuz çocukluk var ki, umutsuz yazılar yazmaya mahkum kaldım artık. İlkokulda öğretilen çekirdek aile kavramı gittikçe küçüldü, daha da çekirdekleşti. Anne ve çocuktan ibaret ailelerle doldu basık şehirlerin apartman daireleri.
En az üç çocuk.
Hadi ordan
(biterken god is an astronaut - when everythıng dies çalıyodu)
21 Mayıs 2011 Cumartesi
Çok Anlamsız Durum Yazısı
(songs ohia - the black crow)
Sokakta yürürken şehrin sesini kısıp kulaklıklarımdan gelen Jason Molina'nın buğulu yalın sesine odaklanıyorum. Hava henüz kararmamış ama can çekiştiği belli oluyor. Toplu taşımayı seçmeyen bir avuç insanız! Bizim adımıza gurur duyuyorum. Bu aralar oynak bir hanımefendi gibi davranan havanın azizliğini göze almışız hepimiz.
Herkes benden hızlı yürüyor. Alınmıyorum ama, hepimizin karnı acıktı sonuçta. Yemek saatinden önce ekmek yetiştirmek sorumluluğum olmaması bir an içimi ferahlatıyor. Sonra bunun rahatlanacak birşey olmadığını hatırlatıyorum kendime. Sorumluluklar, hayal kırıklıkları ve kendime acıma arasında gezerken ne kadar yürüdüğümü unutuyorum. Kenardaki kokoreç arabasından yayılan koku dikkatimi dağıtıyor, kömürün üzerinde cızır cızır pişen etler hayal ediyorum.
Canım bir sigara istiyor. Bilinçsizce elimi cebime soktuktan sonra hatırlıyorum. Ben artık sigara içmiyorum. Tanıdığım herkes aynı şeyi söylüyor, artık canım istememeliymiş, zor kısmını atlatmışım. Yalan. Bir aydan sonra hala deli gibi sigara istiyorum. Ağzımdaki tadı bir türlü geçmek bilmeyen kolombiya harmanı kahveden nefret ediyorum bir anda. Sanki herşeyin suçlusu oymuş gibi.
Hava karardıkça benim de adımlarım hızlanıyor. Belki ellinci sefer doğayı korumak için bağış yapmaya davet ediliyorum. "O üstünüzdeki reklam giysileri naylondan mı?" diye sormamak için kendimi zor tutuyorum. Bana mendil satmak isteyen çocuktan daha yüce bir amaca hizmet etmiyorlar gözümde. Yanımdan geçen seçim arabası yol kenarından biraz çamur sıçratıyor önüme, umursamıyorum. Bir başka üç harfli ideolojik alt anlamlar içeren kısaltma deyip geçiyorum.
Sokağıma varıyorum. Her zamanki samimiyetiyle beni kucaklıyor. Daha eve girmeden kendimi ısınmış ve güvende hissetmeye başlıyorum.
Sokak kapısını açarken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Hava kararmak üzere.
Alnıma bir damla yağmur düşüyor.
(biterken kwoon - i lived on the moon çalıyodu)
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Burdaki Her Cümle İçin Ayrı Yazı Yazılır
(elvis costello - i want you)
Sordular bana tutkuyu açıkla diye. Aklıma ilk önce birisi için hissedilen tutku geldi.
Tutku;
Birlikte izlediğiniz filmlerin sonunu hatırlamamaktır. Dinlemeye katlanamadığınız şarkılardan derin anlamlar çıkarmaktır. Aslında her şarkının sizi anlatmasıdır. Onu görmek için evden çıkmak, geri dönerken üşümeye başlamaktır. Yüzüne bakınca yaylı tanburun ruh titreten bir notasını duymaktır. O yüzünü başka yana çevirince kürdilihicazkar makamında bir ney taksimine teslim olmaktır. Kalabalığın uğultusunu pentatonik gamda duymak, insan karmaşasının pastel renklerde görmektir. Yüzlerce yüzün içinde onunkine benzeyenleri bir çırpıda çıkarmaktır.
(hypnogaja - here comes the rain again)
Gecenin bir saati sıcak yataktan kalkıp boş gözlerle telefon ekranına bakmaktır. Yolda yürürken yabancı parfüm kokularını takip etmektir. Doğa belgeseli seyreder gibi kendi hislerinin anbean değişmesini izlemektir. Klavye üzerinde uçuşan parmakların büyüsüne kapılmak, "xxx is typing a message" yazısına dakikalarca bakakalmaktır. Merdivenlerde uzaklaşan adım seslerini dinlemek, birer birer hafızaya kazımaktır.
Tutku, iki öpücük arasındaki zamanı yitik saymaktır.
(biterken timur selçuk - beni kör kuyularda çalıyodu)
Sordular bana tutkuyu açıkla diye. Aklıma ilk önce birisi için hissedilen tutku geldi.
Tutku;
Birlikte izlediğiniz filmlerin sonunu hatırlamamaktır. Dinlemeye katlanamadığınız şarkılardan derin anlamlar çıkarmaktır. Aslında her şarkının sizi anlatmasıdır. Onu görmek için evden çıkmak, geri dönerken üşümeye başlamaktır. Yüzüne bakınca yaylı tanburun ruh titreten bir notasını duymaktır. O yüzünü başka yana çevirince kürdilihicazkar makamında bir ney taksimine teslim olmaktır. Kalabalığın uğultusunu pentatonik gamda duymak, insan karmaşasının pastel renklerde görmektir. Yüzlerce yüzün içinde onunkine benzeyenleri bir çırpıda çıkarmaktır.
(hypnogaja - here comes the rain again)
Gecenin bir saati sıcak yataktan kalkıp boş gözlerle telefon ekranına bakmaktır. Yolda yürürken yabancı parfüm kokularını takip etmektir. Doğa belgeseli seyreder gibi kendi hislerinin anbean değişmesini izlemektir. Klavye üzerinde uçuşan parmakların büyüsüne kapılmak, "xxx is typing a message" yazısına dakikalarca bakakalmaktır. Merdivenlerde uzaklaşan adım seslerini dinlemek, birer birer hafızaya kazımaktır.
Tutku, iki öpücük arasındaki zamanı yitik saymaktır.
(biterken timur selçuk - beni kör kuyularda çalıyodu)
5 Mayıs 2011 Perşembe
Bu Böyle Birşey Oldu Üf
(ashram - for my sun)
Hepimiz boşlukta sallanıyoruz. Sadece ince pamuk iplikleriyle birbirimize bağlıyız. Bir taraf koparsa, diğer tarafa esniyoruz. Sert rüzgarlarda sağa sola sallanıyoruz. Bugün yakın olduğumuza yarın uzak oluyoruz. Ve hala bağın uzunluğunu önemli sayıyoruz. Azıcık düşünsek kalınlığının o bağı güçlü yaptığını farkedebiliriz. Artık esnekliğe güvenemeyiz. Çocukken olduğumuzdan daha ağırız.
Koparsa düşeriz.
(biterken ashram - spirit of the rising moon çalıyodu)
Hepimiz boşlukta sallanıyoruz. Sadece ince pamuk iplikleriyle birbirimize bağlıyız. Bir taraf koparsa, diğer tarafa esniyoruz. Sert rüzgarlarda sağa sola sallanıyoruz. Bugün yakın olduğumuza yarın uzak oluyoruz. Ve hala bağın uzunluğunu önemli sayıyoruz. Azıcık düşünsek kalınlığının o bağı güçlü yaptığını farkedebiliriz. Artık esnekliğe güvenemeyiz. Çocukken olduğumuzdan daha ağırız.
Koparsa düşeriz.
(biterken ashram - spirit of the rising moon çalıyodu)
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Roadtrippin In Dusk and Dawn
(a perfect cirle - passive)
İstanbulunuza geliyorum. Kurun takları, ayarlayın fener alayını. Gece de havaifişek isterim.
Ha bir de size ödev, yol şarkısı önerin bana ikişer tane. 1 gidiş, bir dönüş. AY BİLİV İN YU
(biterken jehan barbur - öylesine çalıyodu)
İstanbulunuza geliyorum. Kurun takları, ayarlayın fener alayını. Gece de havaifişek isterim.
Ha bir de size ödev, yol şarkısı önerin bana ikişer tane. 1 gidiş, bir dönüş. AY BİLİV İN YU
(biterken jehan barbur - öylesine çalıyodu)
1 Mayıs 2011 Pazar
Uuu Beybe
Seni çok özledim be blog... Meğerse uydu-nette dns değiştirilemiyormuş, sana girilemiyormuş, mahrum kalınıyormuş.
"Aklıma sıçayım".
(biterken john zorn - wedding of the wild horses çalıyodu)
"Aklıma sıçayım".
(biterken john zorn - wedding of the wild horses çalıyodu)
1 Nisan 2011 Cuma
Welcome The Sad Rays
(porcupine tree - arriving somewhere but not here)
Hepinize bu gri cuma sabahında karanlık günler diliyorum. Bugün dünden daha iyi bir gün olmayacak. Yarın da haybeye yaşadığımız hayatımıza attığımız yüzlerce çizikten fazla bir anlam içermeyecek.
"Anı yaşıyorum ben, küçük mutluluklar falan" diyorsanız devam edin. Ama kendinizi kandırmayın ve kabul edin ki "an" sizi yaşamak istemiyor. Evren çevrenizde hareket etmiyor. Hiçkimsenin hayatındaki en önemli insan değilsiniz. Eğer birisinin size bunu söylediğini duyuyorsanız yalan olduğu gerçeğini altlara itip ego tatmininizle yetinmeyin.
Otobüste size uzun uzun bakan çocuk aslında güzelliğinizden etkilenmeyecek. Dudağınızda kalmış sarı yumurta izine bakıyor olacak. Yanınıza oturan ihtiyara lanet okumayın, çünkü ayakta kalan güzel kız zaten yanınıza oturmak istemeyecekti. Otobüs şöförünün verdiği bozuk paraya kızmayın, bütün verdiği para üstü kesin yırtılmış - yıpranmış bir banknot olacaktı.
Yağmur benim olduğu kadar sizin de üstünüze yağacak. Şemsiyenizle kaçmaya çalışmayın, yoldan geçen araba sizi daha kötü ıslatacak. Mutlu şarkılar dinlemeye çalışmayın, duyarsız görünürsünüz. Yargılarlar alimallah
Mutsuz olmaktan korkmayın. Mutsuzluk iyidir, güvenlidir.
(biterken porcupine tree - lazarus çalıyodu)
Hepinize bu gri cuma sabahında karanlık günler diliyorum. Bugün dünden daha iyi bir gün olmayacak. Yarın da haybeye yaşadığımız hayatımıza attığımız yüzlerce çizikten fazla bir anlam içermeyecek.
"Anı yaşıyorum ben, küçük mutluluklar falan" diyorsanız devam edin. Ama kendinizi kandırmayın ve kabul edin ki "an" sizi yaşamak istemiyor. Evren çevrenizde hareket etmiyor. Hiçkimsenin hayatındaki en önemli insan değilsiniz. Eğer birisinin size bunu söylediğini duyuyorsanız yalan olduğu gerçeğini altlara itip ego tatmininizle yetinmeyin.
Otobüste size uzun uzun bakan çocuk aslında güzelliğinizden etkilenmeyecek. Dudağınızda kalmış sarı yumurta izine bakıyor olacak. Yanınıza oturan ihtiyara lanet okumayın, çünkü ayakta kalan güzel kız zaten yanınıza oturmak istemeyecekti. Otobüs şöförünün verdiği bozuk paraya kızmayın, bütün verdiği para üstü kesin yırtılmış - yıpranmış bir banknot olacaktı.
Yağmur benim olduğu kadar sizin de üstünüze yağacak. Şemsiyenizle kaçmaya çalışmayın, yoldan geçen araba sizi daha kötü ıslatacak. Mutlu şarkılar dinlemeye çalışmayın, duyarsız görünürsünüz. Yargılarlar alimallah
Mutsuz olmaktan korkmayın. Mutsuzluk iyidir, güvenlidir.
(biterken porcupine tree - lazarus çalıyodu)
30 Mart 2011 Çarşamba
Ben Aslında Yoğum
(porcupine tree - trains)
Bir arkadaşımın müzik zevkime dair nacizane yorumu: "Oğlum senin dinlediğin şarkılar kangren şarkıları. İnsanın bir tarafını kesip atası geliyor"
Çok güldüm, epey de sevdim.
(biterken porcupine tree - arriving somewhere but not here çalıyodu)
14 Mart 2011 Pazartesi
Madness? This Is Walhalla!
(empyrium - the ensemble of silence)
Tanrı delileri, sarhoşları ve çocukları korur derler. Çocukluk için yaşlı, delilik için akıllı, sarhoşluk için ayık kalıyoruz artık. Sırtımızı dayayacak duvarımız kalmadı.
Belki de zihnin karanlık koridorlarında aklımızı kaybetmek yapabileceğimiz en iyi şey olur. Bilmiyorum, oralara giden geri dönmedi hiç. Hepimiz çocuk olduk, çoğumuz sarhoş olduk, hiçbirimiz deli olmadık. Tecrübelerimizi paylaşamadık.
Sorumluluklarımdan uzaklaşmak için bu üç seçeneği verseler, deliliği seçerdim. Herkes halinden memnun görünüyor.
(empyrium - der weiher)
Tanrı delileri, sarhoşları ve çocukları korur derler. Çocukluk için yaşlı, delilik için akıllı, sarhoşluk için ayık kalıyoruz artık. Sırtımızı dayayacak duvarımız kalmadı.
Belki de zihnin karanlık koridorlarında aklımızı kaybetmek yapabileceğimiz en iyi şey olur. Bilmiyorum, oralara giden geri dönmedi hiç. Hepimiz çocuk olduk, çoğumuz sarhoş olduk, hiçbirimiz deli olmadık. Tecrübelerimizi paylaşamadık.
Sorumluluklarımdan uzaklaşmak için bu üç seçeneği verseler, deliliği seçerdim. Herkes halinden memnun görünüyor.
(empyrium - der weiher)
13 Mart 2011 Pazar
Ohayo
(climb - empty)
Destiny is not ready
You don't have to be worried now
But tomorrow,
You will see and you will reaach
Love is cheap you little bitch
You will have all kinds of love.
Demiş Climb. Anlamsızca dağılan, kendi değerini bilmeyen türk gruplarından. Öyle şahane bir kitle edindiler ki kendilerine, hepsi sosyopatlardan, borderlinelardan, maniklerden oluşuyor. Ara sıra hala diyorum keşke dağılmasalardı da pazar sabahı bana dinleyecek başka şarkılar da yazsalardı diye =)
Hadi ailenize kahvaltı hazırlayın bu sabah!
(climb - empty)
Destiny is not ready
You don't have to be worried now
But tomorrow,
You will see and you will reaach
Love is cheap you little bitch
You will have all kinds of love.
Demiş Climb. Anlamsızca dağılan, kendi değerini bilmeyen türk gruplarından. Öyle şahane bir kitle edindiler ki kendilerine, hepsi sosyopatlardan, borderlinelardan, maniklerden oluşuyor. Ara sıra hala diyorum keşke dağılmasalardı da pazar sabahı bana dinleyecek başka şarkılar da yazsalardı diye =)
Hadi ailenize kahvaltı hazırlayın bu sabah!
(climb - empty)
7 Mart 2011 Pazartesi
Dreamgazer ®
(yeni türkü - akasya kokulu sabahlar)
Tekrar aynı şarkı, tekrar geçmiş özlemi. Hasta mı bu adam sabahın köründe çocukluktan miniklikten bahsediyor diyebilirsiniz tabi. Demeyin!
Okula gitmek için saat altıda uyandığım bir başka puslu, karanlık ankara sabahı bu. İnsan en azından birkaç kuş cıvıltısı duymak istiyor. Küçükken de böyleydim ben, kışın öğlene kadar uyumak istemem tembelliğimden değil. Uyandığımda güneşi görmek istiyorum yahu.
Neyse bir rüya gördüm onu yazmak istiyordum o yüzden girdim. Freudvari rüya çözümlemelerinizi bekliyorum.
Rüyada çölde yürüyorum. Önümde yanmış kararmış yüksek bir kule yükseliyor. (Oha kara kule?) Yürüyorum ama yaklaşamıyorum bir türlü. Sürekli poyraz esiyor, kumları kaldırıyor. Gözlerimi zar zor açıyorum. Sıcak kum taneleri kolumdan boynumdan içeri girip yakıyor. Durup baktığımda arkamda hiç ayak izi olmadığını görüp panikliyorum nasıl geri döneceğim şimdi diye. Sonra cebimden bir tane bayram şekeri (hani dandik jelatinli falan) çıkarıyorum, yere atıyorum. Onun jelatini güneşte parlar, arkama baktığımda yönümü tayin edebilirim diye düşünüyorum. Önümü dönüp yürümeye devam ediyorum. Kuleye varıyorum ama içi bomboş. Merdiven yok, duvar yok. Sanki sütunlarla üst üste durmaya ikna edilmiş pizza tabakları gibi. Tırmanıyorum zorlukla belki bu sefer bu katta onu bulurum diye. Kulenin en tepesine geldiğimde kuş bakışı çöl etrafımda bütün heybetiyle dönüyor. Aşağıda bana eziyet eden poyraz, yukardan bakınca kum taneleriyle dansediyor. Kafamı çevirdiğimde yüzlerce metre aşağıda birisinin benim bıraktığım şekeri yerden aldığını görüyorum. Sesleniyorum, duymuyor. Yürümeye başlıyor. Umutsuzluk içinde aşağı inmeye çalışıyorum hızla, olmuyor. Sonunda kendimi bırakıyorum boşluğa.
Yere varmadan uyanıyorum.
Canım çok şeker istiyor.
(biterken the corrs - little wing unplugged cover çalıyodu)
Tekrar aynı şarkı, tekrar geçmiş özlemi. Hasta mı bu adam sabahın köründe çocukluktan miniklikten bahsediyor diyebilirsiniz tabi. Demeyin!
Okula gitmek için saat altıda uyandığım bir başka puslu, karanlık ankara sabahı bu. İnsan en azından birkaç kuş cıvıltısı duymak istiyor. Küçükken de böyleydim ben, kışın öğlene kadar uyumak istemem tembelliğimden değil. Uyandığımda güneşi görmek istiyorum yahu.
Neyse bir rüya gördüm onu yazmak istiyordum o yüzden girdim. Freudvari rüya çözümlemelerinizi bekliyorum.
Rüyada çölde yürüyorum. Önümde yanmış kararmış yüksek bir kule yükseliyor. (Oha kara kule?) Yürüyorum ama yaklaşamıyorum bir türlü. Sürekli poyraz esiyor, kumları kaldırıyor. Gözlerimi zar zor açıyorum. Sıcak kum taneleri kolumdan boynumdan içeri girip yakıyor. Durup baktığımda arkamda hiç ayak izi olmadığını görüp panikliyorum nasıl geri döneceğim şimdi diye. Sonra cebimden bir tane bayram şekeri (hani dandik jelatinli falan) çıkarıyorum, yere atıyorum. Onun jelatini güneşte parlar, arkama baktığımda yönümü tayin edebilirim diye düşünüyorum. Önümü dönüp yürümeye devam ediyorum. Kuleye varıyorum ama içi bomboş. Merdiven yok, duvar yok. Sanki sütunlarla üst üste durmaya ikna edilmiş pizza tabakları gibi. Tırmanıyorum zorlukla belki bu sefer bu katta onu bulurum diye. Kulenin en tepesine geldiğimde kuş bakışı çöl etrafımda bütün heybetiyle dönüyor. Aşağıda bana eziyet eden poyraz, yukardan bakınca kum taneleriyle dansediyor. Kafamı çevirdiğimde yüzlerce metre aşağıda birisinin benim bıraktığım şekeri yerden aldığını görüyorum. Sesleniyorum, duymuyor. Yürümeye başlıyor. Umutsuzluk içinde aşağı inmeye çalışıyorum hızla, olmuyor. Sonunda kendimi bırakıyorum boşluğa.
Yere varmadan uyanıyorum.
Canım çok şeker istiyor.
(biterken the corrs - little wing unplugged cover çalıyodu)
26 Şubat 2011 Cumartesi
Cinsel Özgürlük ve Tabular Üzerine

Evet bir cinsel devrim yaşandı bu dünyada. Kadının görevi, erkeğin zevki olan cinsellik kavramı değişti ve ikili ilişkilerde şartsız beklenen bir özellik haline geldi.
Blogumu yazmaya başladığımdan beri bilinçli - bilinçsiz şu ya da bu şekilde cinsellik kavramından uzak durmaya çalıştım. Genel olarak kabul edilmiş "sex sells" akımına uygun yazılar yazmak gerekli gelmedi. Ama artık çileden çıkmış o kadar çok yazı görüyorum ki birşeyler söyleme gereği duydum.
Blog yazarları olarak anonimliğimizin arkasına saklanarak cinsel hayatımıza dair ayrıntıları paylaşmaktan çekinmiyoruz. Sanal alemde 21. yüzyıl küreselleşmiş dünyasına ve arkasından gelen cinsel özgürlük akımına uygun olarak kırdığımız cevizleri ifşa ediyoruz. Aslında o kadar çok hatalı bilgi paylaşıyoruz ki dünya nüfusunun hala artması beni şaşırtıyor.
Ne yazık ki mikro ölçekte bireyleri incelediğimizde elimizdeki sonuç çok farklı oluyor. Cinselliğini ifade etmekten aciz bireylerin gerek kıskançlık, gerekse yanlış öğrendiği toplum değerleri yüzünden aşağılanıyor, "hafif, geniş, marjinal" gibi sıfatlarla yaftalanıyor, hatta daha ileri gidilip yetiştiren ebeveynlere varan hakaretlere maruz kalıyoruz.
18 yaşını doldurmuş her birey, bir diğeriyle cinsel bir ilişki kurma hakkına sahiptir. Bu anayasal hak ile üniversiteye giren genç kızlarımızın oğlanlarımızın görüşleri buğulanıyor. Erkek kısmı milli formayı diğerlerinden erken giymek için elinden geleni yapıyor. Hanım kısmı ise iffetini korumakla sözsüz yasalarca yasaklanmış kısıtlamaları delme isteği arasında kalıyor. GERİZEKALI toplumumuz çapkın erkeği yaramaz bir çocukmuşçasına şımartırken genç kızları aforoz etmeye, toplumdan uzaklaştırmaya "ahlak seviyesini korumak" olarak bakıyor.
Tıbbi yönden bakarsak, hymen dediğimiz kızlık zarının tek işlevi, ilk adeti görene kadar rahmi - ki açıp bir anatomi kitabını bakarsak ne kadar dış etkilere açık olduğunu görürüz - mikroorganizmalardan ve dış etkenlerden korumak olduğunu görürüz. Bir zar hiçkimsenin namusunun göstergesi değildir. Kızların bu konuda tüm toplumu karşılarına almak uğruna cesaretlerini sergilemesine gıptayla bakıyorum.
Ancak erkekler için durum daha farklı. Biz ki ergenliğimizin ilk buhranlarından itibaren beynimizi penisimize koymuş, ne yapsak ta cinsel olsak diye gezen bireyler olarak hayatımızı birleştireceğimiz insanın cinsel geçmişini sorgulayarak en büyük ikiyüzlülüğü yapıyoruz. Daha önce cinsel birliktelik yaşamış hanımlarımız "yollu" değiller. Şu kadar senelik hayatınızda göstermediğiniz bir cesareti gösterip o adımı atmışlar. Çoğuna da kişiliklerini değiştirecek travmalar miras kalmış bu deneyimlerinden. Yani aklınızı başınıza alın ve empati kurmaya çalışın.
Herşeyi irdeleyin. Birşey yanlış diye kabul etmek yerine nedenini öğrenin. Kendi yorumunuzu getirin, kendi kararınızı verin. Okuyun, bilgiyi ağızdan almamaya çalışın. Kendinizi belli bir toplum kesimine ait etmeyin. Hepimiz aynı haklara ve özgürlüklere sahibiz. Baş kaldırın.
Genç okuyucularıma birkaç ufak tavsiyem de var. Korunun. Hiçbirşey genç yaşta gecikmiş adet stresini yaşamaya ya da zührevi hastalığınızı utana sıkıla ailenize anlatmaya benzemiyor olmalı. Partnerinizin sizin üç kuruşluk zevkinize alet edeceğiniz bir şişme bebek olmadığını, bir bireyle karşı karşıya olduğunuzu ve sizin yaşadığınız herşeyi onun da yaşamaya hakkı olduğunu bilin.
Uzun oldu ama dağıtmak istemedim. Bir daha da bu konuda yazmayı düşünmüyorum. Heyecan içinde muhafazakar kesimin taşlarını bekliyorum. Go!
(biterken porcupine tree - trains çalıyodu)
Alakalı Başlık Bulamadım
Kafam o kadar dolu ki konuşmakta zorlanır oldum. Normal bir diyalogun şekillenmesi artık benim için çok zor. Basit sorulara bile dikkatimi vermeden cevap veremiyorum. "Yemekhaneye gidecek misin?" dendiğinde yuvarlak sisli cevaplar veriyorum istemeden. Hani her soruya cevap olarak verebildikleriniz vardır ya, "bilmem, bakarız" gibi.
Bundan daha fenası karmaşık konuları değiştirmeye çalışıyorum farkında olmadan. İnsanların söylediklerine değer vermiyorum imajı çiziyorum ama gerçekten anlamıyorum. Derdini sıkıntısını anlatan birisine "ya o değil de, şu ders devam istiyormuş" dediğimde haklı olarak bozuluyor. Ben olsam ben de bozulurdum tabi. Hayat üzerine sembolik hoş konuşmalar pesimist yorumlarımla tatsız hale geliyor.
Kendimi koruma güdüsünden mi bilmiyorum ama karşıma çıkan her durumun ilk önce kötü yanlarını görmeye çalışıyorum. Sanki bütün kötü ihtimalleri gözden geçirebilirsem sadece iyi olanlar kalır ve şu ya da bu şekilde birisi olur diye düşünüyorum. İstediğim gibi olmuyor tabi bu durumlar, kötü olarak yorumladığım duruma düşünce zahiri bir şanssızlık yaşadığımı düşünüp daha da bunalıyorum.
Yazdığım yazıları okuyorum yayınlamadan önce, hemen vazgeçiyorum yayınlamaktan. Artık hiçbirşeyi beğenmiyorum.
(biterken porcupine tree - the joke's on you çalıyodu)
Bundan daha fenası karmaşık konuları değiştirmeye çalışıyorum farkında olmadan. İnsanların söylediklerine değer vermiyorum imajı çiziyorum ama gerçekten anlamıyorum. Derdini sıkıntısını anlatan birisine "ya o değil de, şu ders devam istiyormuş" dediğimde haklı olarak bozuluyor. Ben olsam ben de bozulurdum tabi. Hayat üzerine sembolik hoş konuşmalar pesimist yorumlarımla tatsız hale geliyor.
Kendimi koruma güdüsünden mi bilmiyorum ama karşıma çıkan her durumun ilk önce kötü yanlarını görmeye çalışıyorum. Sanki bütün kötü ihtimalleri gözden geçirebilirsem sadece iyi olanlar kalır ve şu ya da bu şekilde birisi olur diye düşünüyorum. İstediğim gibi olmuyor tabi bu durumlar, kötü olarak yorumladığım duruma düşünce zahiri bir şanssızlık yaşadığımı düşünüp daha da bunalıyorum.
Yazdığım yazıları okuyorum yayınlamadan önce, hemen vazgeçiyorum yayınlamaktan. Artık hiçbirşeyi beğenmiyorum.
(biterken porcupine tree - the joke's on you çalıyodu)
20 Şubat 2011 Pazar
18 Şubat 2011 Cuma
Adım Leman Olsa Antikacı Olurdum
Ben eskiyi severim. Daha doğrusu yeni şeylerdense eski olanları tercih ederim. Gıcır gıcır bir defter alıp onu kullanmaktansa dolapta bulduğum, belki 20 senelik, yaprakları sararmış, çizgileri silinmiş, kurumaktan yapraklarını çevirirken çıtır çıtır ses çıkaran defteri seviyorum. Geçen ay albüm çıkaran alternatif rak gruplarındansa ihtiyar beatlesi dinliyorum.
Annem beni çöp biriktirmekle suçluyor, anlatamıyorum. Antika bir pikap alıp sahaflarda dolanıp bulduğum Modern Folk Üçlüsü 45'liğini dinlemenin verdiği tadı, gittiğim tatilin resimlerini filmini kendim taktığım baba yadigarı antika fotoğraf makinasıyla çekmenin verdiği hazzı, elde avuçta yokken ısrarlarımla alınmış adidas marka ayakkabıyı parçalandıktan sonra bile giymeye devam etmenin içimde uyandırdığı minnet duygusunu tarif edemiyorum. "Oğlum paramız var, gel üstüne başına birşeyler alalım" dediklerinde neden hayır dediğimi açıklayamıyorum.
Sağolsun ailem sıkıntıda olduğumuzda bile bize hissettirmemek için elinden geleni yaptı. Okul gezisinin parasını, arkadaşlarımla dışarı çıkacağım zaman harçlığımı, yemek paramı hiç ikiletmediler. Belki de bu yüzden bu bilinçle büyüdük kardeşimle. Görmesek bile sıkıntının oralarda biryerlerde olduğunu sezdik. Gidip avuç açmadan önce kendimiz üstesinden gelebileceğimiz birşey var mı diye düşünmeye alıştık.
Yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim eli sıkılık, cimrilik gibi birşey değil. Anlamsız harcamalar yapıp pişman olduğum da sık sık oluyor. Ama mevcut olanın değerini bilmek bizi yaşıtlarımızdan ayıran şey oldu. Şimdi sağda solda cebindeki sınırsız parayla pahalı markalı giysiler alan yaşıtlarımı gördüğümde farkediyorum ki onlar hiçbir zaman rengi solmuş, deseni kaybolmuş tişörtümü giydiğimde hissettiğim şükran duygusunu hissedemeyecekler.
Yeni demek iyi demek değildir. Eski plaklardaki müziğin ses kalitesi günümüz cd'lerinin hiçbirinde yok. Ders notlarını bilgisayarda temize çeken çocuk saman kağıdın hoş kokusunu unutur. Vizyon filmlerini blu-ray'den DVD'den izleyen çocuk sinema perdesinin büyüsünü, frigo-buz'u, gündüz sıcağında girdiği salondan gece ayazında çıkmanın güzelliğini öğrenemez.
Bunlar kolay vazgeçilecek şeyler değil!
Not: Entomoloji dersi ödevi için yazdığım serbest kompozisyondu. Kullanmamaya karar verdim ama yitip gitmesini istemedim. Kayıtlara geçsin efendim.
(biterken songs: ohia - just a spark çalıyodu)
Annem beni çöp biriktirmekle suçluyor, anlatamıyorum. Antika bir pikap alıp sahaflarda dolanıp bulduğum Modern Folk Üçlüsü 45'liğini dinlemenin verdiği tadı, gittiğim tatilin resimlerini filmini kendim taktığım baba yadigarı antika fotoğraf makinasıyla çekmenin verdiği hazzı, elde avuçta yokken ısrarlarımla alınmış adidas marka ayakkabıyı parçalandıktan sonra bile giymeye devam etmenin içimde uyandırdığı minnet duygusunu tarif edemiyorum. "Oğlum paramız var, gel üstüne başına birşeyler alalım" dediklerinde neden hayır dediğimi açıklayamıyorum.
Sağolsun ailem sıkıntıda olduğumuzda bile bize hissettirmemek için elinden geleni yaptı. Okul gezisinin parasını, arkadaşlarımla dışarı çıkacağım zaman harçlığımı, yemek paramı hiç ikiletmediler. Belki de bu yüzden bu bilinçle büyüdük kardeşimle. Görmesek bile sıkıntının oralarda biryerlerde olduğunu sezdik. Gidip avuç açmadan önce kendimiz üstesinden gelebileceğimiz birşey var mı diye düşünmeye alıştık.
Yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim eli sıkılık, cimrilik gibi birşey değil. Anlamsız harcamalar yapıp pişman olduğum da sık sık oluyor. Ama mevcut olanın değerini bilmek bizi yaşıtlarımızdan ayıran şey oldu. Şimdi sağda solda cebindeki sınırsız parayla pahalı markalı giysiler alan yaşıtlarımı gördüğümde farkediyorum ki onlar hiçbir zaman rengi solmuş, deseni kaybolmuş tişörtümü giydiğimde hissettiğim şükran duygusunu hissedemeyecekler.
Yeni demek iyi demek değildir. Eski plaklardaki müziğin ses kalitesi günümüz cd'lerinin hiçbirinde yok. Ders notlarını bilgisayarda temize çeken çocuk saman kağıdın hoş kokusunu unutur. Vizyon filmlerini blu-ray'den DVD'den izleyen çocuk sinema perdesinin büyüsünü, frigo-buz'u, gündüz sıcağında girdiği salondan gece ayazında çıkmanın güzelliğini öğrenemez.
Bunlar kolay vazgeçilecek şeyler değil!
Not: Entomoloji dersi ödevi için yazdığım serbest kompozisyondu. Kullanmamaya karar verdim ama yitip gitmesini istemedim. Kayıtlara geçsin efendim.
(biterken songs: ohia - just a spark çalıyodu)
16 Şubat 2011 Çarşamba
Hayaller ve Onların Kırıkları

Hiç işlerin tam istediğiniz gibi gittiği oldu mu? Bunu hiç tecrübe etmedim ben sanırım. Oturup düşünüyorum da, ne zaman ki gelecekten birşeyler beklemeye başlayacak yaşa geldim, işte o zaman hayal kurmanın verdiği zevke hayal kırıklığının getirdiği üzüntünün değmeyeceğine karar verdim.
Hayal kurmuyor muyum? Elbet ki kuruyorum ister istemez. Ama hayallerim "kredi kartımda 200 liram olsa, burger kingde 3 tane triple whooper cheese menü yesem, yuvarlana yuvarlana sinemaya gitsem, 3 seans arka arkaya aynı filmi izlesem, eve gelsem kahve içsem" gibi bilahare ulaşılabilir basit şeyler oluyor. Kendimden birşey beklememeye alıştım ben artık. Nasıl olsa hayal kırıklığına uğratacağım şahsımı, neden daha baştan beklentilerimi yükselteyim ki?
Hayal kurmak bana acıdan başka birşey vermedi. Evet selametle!
(biterken Boris Potskov - Thief's Lullaby çalıyodu)
12 Şubat 2011 Cumartesi
O Kendini Biliyor...
Medyayı susturdu. Kendisini eleştirenlere tazminat davası açtı.Muhalefetin liderini saf dışı bıraktı. Anayasayı kendi istediği şekle soktu. Hukuk sistemini eline geçirdi. Şimdi de askeri eziyor.
Kendisi gibi düşünmeyenlerden sadece diktatörler korkar.
(Bkz: .ötüme girecek yazılar)
Kendisi gibi düşünmeyenlerden sadece diktatörler korkar.
(Bkz: .ötüme girecek yazılar)
Vinil Ne Şahane Bir Sözcük Allahım!
11 Şubat 2011 Cuma
Fuulin Ma Maynd
Size hiç oldu mu bilmiyorum ama birşeyi farkettim bugün. Anlatmaya çalışayım ama becerebileceğimi pek sanmıyorum...
İnanılmaz mutsuz olduğunuz anları düşünün, o kadar ki o mutsuzluk artık üzerinize yünden bir battaniye gibi tüm ağırlığıyla sarılmış, nefes almakta bile zorlanıyorsunuz. Kaçabileceğiniz hiçbir yer yok.
Sonra çok basit birşeye, gazetedeki bir ilana, internetteki hiç ilginiz olmayan bir yazıya, masanın köşesindeki çentiğe, halının desenine öyle bir kilitleniyorsunuz ki artık o halıdan başka birşey düşünmez hale geliyorsunuz. O halı dokunurken atılan düğümleri gözünüzün önüne getiriyorsunuz, kafanızda deseni çeşitliyorsunuz, renkleri değiştiriyorsunuz, ufak tefek dokuma hatalarını arıyorsunuz.
Sonunda o acı, o mutsuzlukla ilgili kafanızda hiçbirşey kalmıyor. Dikkatinizi tekrar durumunuza verdiğinizde o kadar karanlık görünmüyor etraf. Mutsuzluğunuzun kaynağını tekrar düşünmeye çalışmadıkça eskisinden biraz daha mutlu birisi oluyorsunuz.
Anlatamadım sanırım ama bugün farkettim ki ben kendimi bildim bileli bunu yapıyorum. Bunu yapan tek insansam biraz üzülürüm sanırım. Kendi kendimi çok fena kandırıyormuşum gibi geldi zaten.
Aman neyse.
(biterken the corrs - little wing çalıyordu)
İnanılmaz mutsuz olduğunuz anları düşünün, o kadar ki o mutsuzluk artık üzerinize yünden bir battaniye gibi tüm ağırlığıyla sarılmış, nefes almakta bile zorlanıyorsunuz. Kaçabileceğiniz hiçbir yer yok.
Sonra çok basit birşeye, gazetedeki bir ilana, internetteki hiç ilginiz olmayan bir yazıya, masanın köşesindeki çentiğe, halının desenine öyle bir kilitleniyorsunuz ki artık o halıdan başka birşey düşünmez hale geliyorsunuz. O halı dokunurken atılan düğümleri gözünüzün önüne getiriyorsunuz, kafanızda deseni çeşitliyorsunuz, renkleri değiştiriyorsunuz, ufak tefek dokuma hatalarını arıyorsunuz.
Sonunda o acı, o mutsuzlukla ilgili kafanızda hiçbirşey kalmıyor. Dikkatinizi tekrar durumunuza verdiğinizde o kadar karanlık görünmüyor etraf. Mutsuzluğunuzun kaynağını tekrar düşünmeye çalışmadıkça eskisinden biraz daha mutlu birisi oluyorsunuz.
Anlatamadım sanırım ama bugün farkettim ki ben kendimi bildim bileli bunu yapıyorum. Bunu yapan tek insansam biraz üzülürüm sanırım. Kendi kendimi çok fena kandırıyormuşum gibi geldi zaten.
Aman neyse.
(biterken the corrs - little wing çalıyordu)
10 Şubat 2011 Perşembe
Anonymous

Bugün oturuyorumdum da -ki ben epey otururum- normal insanların üstlerindeki (kelime uyduracağım hazır olun) anonimiteden kurtulmak için yaptığı şeyleri düşündüm. Sosyal paylaşım siteleri, bloglar, forumlar, mail grupları... Var olduğumuzu evrene duyurmak için o kadar çaresizce kendimizi duvarlara vuruyoruz ki yavaş yavaş benliğimize dair özel kalması gereken birtakım şeyleri kaybediyoruz.
Sözgelimi X kişisinin düğününün hemen ertesi günü balayı fotoğraflarını feysbuka koyması, veyahut Y kişisinin bir donanım blogunda profil imzası olarak kendi sistemini, oynadığı oyunları, kullandığı nikleri yazması, Z kişisinin itiraf.komda sırf anonim maskesi altına gizlendiğini düşündüğü için en yüz kızartıcı ayıplarını sanki komik olaylarmış gibi ifşa etmesi artık normal karşıladığımız birşey.
Peki neden umutsuzca sesimizi duyurmaya çalışıyoruz? Kime kendimizi göstermek istiyoruz? Yaşadığımız zavallı küremizde neden 8 milyarın içinde azıcık da olsa parlamaya çalışıyoruz? Çocukluğumuzdan itibaren "özel" olduğumuz söylendiği için mi? Yok yine egoist benliğimizin sebep olduğu hayat piramidinde üste tırmanma çabamız mı? Hayvanlar üzerinde hakimiyetimizi kurduk, şimdi sıra türdeşlerimize mi geldi?
Topluluğun parçası olmak uğruna bu kadar parçalamayalım kendimizi. Yaptığımız her haltı, yediğimiz her b*ku hemen gidip "@bilmemkimin partisi" ya da "xxxx is omlet yapıyorum hahaha" diye oraya buraya yazmayalım. Gizemimizi koruyalım. Hayvanları sevelim. Küçükleri koruyalım. Terli terli soğuk su içmeyelim.
Anonim olalım.
(biterken lacuna coil - I survive çalıyodu)
6 Şubat 2011 Pazar
Utanç Kaynağımın İfşası
Anathema - A Natural Disaster
Hiç korkma canım benim, bu öyle görmeye alışık olduğun "hayat çok acımasız, kimse beni anlamıyor, küçükken kedim ölmüştü" gibi cümleler içeren bir yazı olmayacak. Ama kesinlikle pozitif birşeyler içerdiği yanılgısına da kapılmayın. Pesimist düşünce hareketinin önde neferi olarak geleceğe dair umutlu olmak bana yakışmaz.
Sıçtım. Hem de dev sıçtım. Hayatımın en büyük hayal kırıklığını, utancını, üzüntüsünü yaşıyorum şu ara. Yaşantımın okul kısmı o kadar kötü bir durumda ki kendi zekamdan şüphe etmeye başladım. Aileye sevgiliye topluma bilmemneye bikbiğe karşı sorumluluklarım olduğunu kabul ettiğimden değil ama, yine de böyle bir başarısızlık örneği olarak hayatlarında bulunmaya utanır oldum. "Siz mutlu olun ben bir köşede ekmek kırıntılarıyla yaşar giderim" demek istiyorum.
Ünlü düşünür Chris Crocker zamanında demişti; "Wake up and smell the coffee... In fact, wake up and smell your pussy" diye. Uyandım evet, ama bu kadar kötü kokması da gerekmezdi hani...
Şimdi ne yaparım ne ederim bilmiyorum. Büyük buhranlara gark oluyorum. Çalışmam, para kazanmam lazım. Aynı anda okulumu da toparlamam lazım. Sokağa çıkacak yüzü bulmam lazım.
Duygusal bir enkaz (hep bunu demek istemiştim) halindeyim. Bu yazı da daha sonra okuduğumda kendime bir uyarı olsun. Aklımı başıma alayım. Sütümü içeyim, uyuyayım.
(biterken The Weepies - World spins madly on çalıyodu)
Hiç korkma canım benim, bu öyle görmeye alışık olduğun "hayat çok acımasız, kimse beni anlamıyor, küçükken kedim ölmüştü" gibi cümleler içeren bir yazı olmayacak. Ama kesinlikle pozitif birşeyler içerdiği yanılgısına da kapılmayın. Pesimist düşünce hareketinin önde neferi olarak geleceğe dair umutlu olmak bana yakışmaz.
Sıçtım. Hem de dev sıçtım. Hayatımın en büyük hayal kırıklığını, utancını, üzüntüsünü yaşıyorum şu ara. Yaşantımın okul kısmı o kadar kötü bir durumda ki kendi zekamdan şüphe etmeye başladım. Aileye sevgiliye topluma bilmemneye bikbiğe karşı sorumluluklarım olduğunu kabul ettiğimden değil ama, yine de böyle bir başarısızlık örneği olarak hayatlarında bulunmaya utanır oldum. "Siz mutlu olun ben bir köşede ekmek kırıntılarıyla yaşar giderim" demek istiyorum.
Ünlü düşünür Chris Crocker zamanında demişti; "Wake up and smell the coffee... In fact, wake up and smell your pussy" diye. Uyandım evet, ama bu kadar kötü kokması da gerekmezdi hani...
Şimdi ne yaparım ne ederim bilmiyorum. Büyük buhranlara gark oluyorum. Çalışmam, para kazanmam lazım. Aynı anda okulumu da toparlamam lazım. Sokağa çıkacak yüzü bulmam lazım.
Duygusal bir enkaz (hep bunu demek istemiştim) halindeyim. Bu yazı da daha sonra okuduğumda kendime bir uyarı olsun. Aklımı başıma alayım. Sütümü içeyim, uyuyayım.
(biterken The Weepies - World spins madly on çalıyodu)
7 Aralık 2010 Salı
Elvis Has Left The Building
(songs: ohia - two blue lights)
two blue lights
one’s the blue light of the late night bus
one’s the blue light of the moon over us
one’s got the diesel fuel on her breath
one’s got the damp taste of the earth on it
Kimileri beceriyo şarkı yazmayı. Enstrümental olarak hiçbirşeye sahip olmasalar da şair ruhlarından mıdır, ırgalanmış geçmişlerinden midir 3 cümle kurup benim sayfalarca yazmamla eşdeğer anlamlar veriyorlar.
Neyse konuma döneyim. Aslında yazmayı seviyorum. Gün içinde başıma gelen ya da genel olarak kafama takılan şeyleri açık açık buraya yazmak rahatlatıcı geliyordu. Ama artık buna devam etmeyeceğim. Burada artık özel hayatımı ifşa etmeyeceğim. Birtakım konularda yine yazmaya devam ederim belki. Ya da etmem. Ya da yazsam da dürüst olmam. Belki de olurum.
Bilmiyorum anlayacağınız. Bu bir veda postu olsun diye yazılmış birşey değil. Artık pek okuyan da kalmamıştır zaten, ancak yine de buralarda olacağım. Hatta belki yazmadığım yazıları telafi edercesine yazacağım. Sadece biraz aşağıda hissediyorum kendimi bu zamanlar. Acınası bir ilgi çekme yazısı da olabilirdi bu pek ala. Ağlak bir resimle süslenmiş, melankolinin dibine vuran bir masal eklenmiş, insanların değersizliğinden dem vuran cümlelerle bezenmiş bir prolog.
Hala oralarda okuyan birileri vardır diye umuyorum bir yandan. 200 küsür kişi izliyor zira. Bu son lafım onlara gelsin; Arada yine bakın buraya, belki aklımı başıma alırım =)
Sizi seviyorum.
(biterken songs: ohia - goodnight lover çalıyodu)
two blue lights
one’s the blue light of the late night bus
one’s the blue light of the moon over us
one’s got the diesel fuel on her breath
one’s got the damp taste of the earth on it
Kimileri beceriyo şarkı yazmayı. Enstrümental olarak hiçbirşeye sahip olmasalar da şair ruhlarından mıdır, ırgalanmış geçmişlerinden midir 3 cümle kurup benim sayfalarca yazmamla eşdeğer anlamlar veriyorlar.
Neyse konuma döneyim. Aslında yazmayı seviyorum. Gün içinde başıma gelen ya da genel olarak kafama takılan şeyleri açık açık buraya yazmak rahatlatıcı geliyordu. Ama artık buna devam etmeyeceğim. Burada artık özel hayatımı ifşa etmeyeceğim. Birtakım konularda yine yazmaya devam ederim belki. Ya da etmem. Ya da yazsam da dürüst olmam. Belki de olurum.
Bilmiyorum anlayacağınız. Bu bir veda postu olsun diye yazılmış birşey değil. Artık pek okuyan da kalmamıştır zaten, ancak yine de buralarda olacağım. Hatta belki yazmadığım yazıları telafi edercesine yazacağım. Sadece biraz aşağıda hissediyorum kendimi bu zamanlar. Acınası bir ilgi çekme yazısı da olabilirdi bu pek ala. Ağlak bir resimle süslenmiş, melankolinin dibine vuran bir masal eklenmiş, insanların değersizliğinden dem vuran cümlelerle bezenmiş bir prolog.
Hala oralarda okuyan birileri vardır diye umuyorum bir yandan. 200 küsür kişi izliyor zira. Bu son lafım onlara gelsin; Arada yine bakın buraya, belki aklımı başıma alırım =)
Sizi seviyorum.
(biterken songs: ohia - goodnight lover çalıyodu)
3 Aralık 2010 Cuma
Acıyor
Hem de çok. Kelimelerin eksik kaldığı, seslerin anlamsız geldiği, harflerin okunaksız olduğu yerdeyim.
(biterken the climb - sun is coming up çalıyordu)
PS: bakın buna canlar
(biterken the climb - sun is coming up çalıyordu)
PS: bakın buna canlar
30 Ekim 2010 Cumartesi
10 ay 1 gün
Uzun süredir yazmadım, bir daha da yazmayı düşünmüyordum. Ama bazen işler bizim kontrolümüz dışınde gelişiyor. Aileden birisi rahatsızlanıyor, referandumdan evet çıkıyor, yeni okul dönemi başlıyor. Ya da hiçbir bahaneniz mazeretiniz olmadan çok afedersiniz MAL gibi kız arkadaşınızın hatırlamanızı beklediği önemli bir günü unutuyorsunuz.
İşte ben o MALım. Birtanem üşenmemiş, kendini tutmuş, saat 12'yi geçsin, ayın 30'una girelim de bu MAL balkabağına dönüşsün ondan sonra söyleyeyim diye beklemiş. Eh, kendisini suçlayamam, hakettim zira ben bir MALım. Peki bu durumda ne yapabilirim? "Amaaan faredir gider" dersem olur mu? Tabii ki olmaz. Gitmez çünkü. Eğer ben bir MAL isem ve hatayı yaptıktan sonra farkediyorsam elimdeki tüm imkanları telafisi için kullanmalıyım.
İşte bu sebeptendir, bloga yeni bir yazı yazıyorum. Bu kişisel bir yazı, birtaneme adanmış, size belki de anlamsız gelecek kişisel bir betimleme. O yüzden sizin için birşey ifade etmesini beklemeyin. Ben MAL olduğumdan dolayı normal hissiyatlarımı düzgün yollarla anlatma becerilerimden yoksunum. Bazen bunu yapmam gerekiyorsa da beceremediğim için şimdi affınıza sığınarak yazıyorum;
Bukime;
10 ay ne kadar süredir? Muz bitkisinin meyve verme süresi? İngiltere'nin son seri katilinin yakalanma süresi? Kuzey ülkelerinde kış mevsiminin süresi? Hayır.
10 ay, bir insanla geçirildiğinde ömre bedel biçilen süredir. 10 ay bir ömürdür. İyi günde kötü günde, cepte para yokken ya da varken, gülerken ya da ağlarken o insanı yanınızda istediğinizi anladığınız süredir. 10 ay sevgilinizle geçirdiğinizde artık ben yerine biz demeye başladığınız, eve yiyecek alırken "o da sever bunu" diye düşündüğünüz, bir konser, parti, olay, yemek vesaire vuku bulduğunda "hemen arıyıp haber edeyim" demeyi öğrendiğiniz süredir.
Eğer 10 ay sonra hala yolda yürürken onun küçük elini adeta sığınmak istiyor gibi avucunuzda hissettiğinizde içinizde birşeyler kırılıyorsa, o güzel ela gözlerine baktığınızda bin denizde bin fırtınada savrulduğunuzu hissettiriyorsa, cızırtılı telefon hattının ucunda sesindeki en ufak titreme bile dikkatinizi çekiyor, sizi endişelendiriyorsa, ve belki, sadece belki gülümser diye 1 yaşındaki kuzeninize yapmadığınız maymunlukları size yaptırıyorsa bu 10 ay boşa geçmemiş diyebilirsiniz.
Bunu deyin zaten. Siz değerlisiniz. Sizden fazla yok artık etrafta. Siz gerçekten yin'ini bulabilen nadir yanglardan birisisiniz.
Sadece aklınızda olsun; Sakın ola MALlık edip ay dönümünü unutmayın. Emin olun o bundan daha fazlasını hak ediyor.
Seni seviyorum birtanem.
Özür dilerim.
Ogan
İşte ben o MALım. Birtanem üşenmemiş, kendini tutmuş, saat 12'yi geçsin, ayın 30'una girelim de bu MAL balkabağına dönüşsün ondan sonra söyleyeyim diye beklemiş. Eh, kendisini suçlayamam, hakettim zira ben bir MALım. Peki bu durumda ne yapabilirim? "Amaaan faredir gider" dersem olur mu? Tabii ki olmaz. Gitmez çünkü. Eğer ben bir MAL isem ve hatayı yaptıktan sonra farkediyorsam elimdeki tüm imkanları telafisi için kullanmalıyım.
İşte bu sebeptendir, bloga yeni bir yazı yazıyorum. Bu kişisel bir yazı, birtaneme adanmış, size belki de anlamsız gelecek kişisel bir betimleme. O yüzden sizin için birşey ifade etmesini beklemeyin. Ben MAL olduğumdan dolayı normal hissiyatlarımı düzgün yollarla anlatma becerilerimden yoksunum. Bazen bunu yapmam gerekiyorsa da beceremediğim için şimdi affınıza sığınarak yazıyorum;
Bukime;
10 ay ne kadar süredir? Muz bitkisinin meyve verme süresi? İngiltere'nin son seri katilinin yakalanma süresi? Kuzey ülkelerinde kış mevsiminin süresi? Hayır.
10 ay, bir insanla geçirildiğinde ömre bedel biçilen süredir. 10 ay bir ömürdür. İyi günde kötü günde, cepte para yokken ya da varken, gülerken ya da ağlarken o insanı yanınızda istediğinizi anladığınız süredir. 10 ay sevgilinizle geçirdiğinizde artık ben yerine biz demeye başladığınız, eve yiyecek alırken "o da sever bunu" diye düşündüğünüz, bir konser, parti, olay, yemek vesaire vuku bulduğunda "hemen arıyıp haber edeyim" demeyi öğrendiğiniz süredir.
Eğer 10 ay sonra hala yolda yürürken onun küçük elini adeta sığınmak istiyor gibi avucunuzda hissettiğinizde içinizde birşeyler kırılıyorsa, o güzel ela gözlerine baktığınızda bin denizde bin fırtınada savrulduğunuzu hissettiriyorsa, cızırtılı telefon hattının ucunda sesindeki en ufak titreme bile dikkatinizi çekiyor, sizi endişelendiriyorsa, ve belki, sadece belki gülümser diye 1 yaşındaki kuzeninize yapmadığınız maymunlukları size yaptırıyorsa bu 10 ay boşa geçmemiş diyebilirsiniz.
Bunu deyin zaten. Siz değerlisiniz. Sizden fazla yok artık etrafta. Siz gerçekten yin'ini bulabilen nadir yanglardan birisisiniz.
Sadece aklınızda olsun; Sakın ola MALlık edip ay dönümünü unutmayın. Emin olun o bundan daha fazlasını hak ediyor.
Seni seviyorum birtanem.
Özür dilerim.
Ogan
29 Haziran 2010 Salı
Study! Study! Study! Study! (Kintaro Oe)

Yaz geldi çiçekler açtı arılar hep çalıştı. Yok yok, pastoral temalı lirik mevsim yazısı değil bu merak etmeyin. Kafamda birkaç soru var, size danışmak istedim.
- Zero model kolanın içindeki "fenilanilin" nedir? Zararı var mıdır? Kalorisiz olsun diye içiyorsam zero mu daha iyidir yoksa old is cool tarzı layt mı içmeliyim?
- Aktif olarak sporla ilgilenenleriniz var mı? 1.90 boy, 85 kilo (evet ayıyım) adam ne yapsa düzgün bir forma girer? Öyle üçgen vücut bilmemne istemiyorum, göbeğim erisin yeter.
- Bisiklet almak istiyorum. Ama piyasadaki fiyat - kalite oranı bir hayli yamuk. Ya çok pahalı bisikletler ya da çok kalitesiz. Öyle kır gezileri için falan da değil, şehir içi pasif kullanım için bir bisiklet önerebilir misiniz?
- Sigarayı da bırakmak istiyorum. Ama zayıf kişiliğim izin vermiyor. Aranızda sigarayı bırakmış olan birileri vardır elbet. Bırakınca çok yemekten korkuyorum.
- Evde yapmak için iyi egzersiz önerileriniz var mı? Esneklikten çok yağ yakma amaçlı olanları merak ediyorum.
- Hah bide bu workout dönemi için müzik önerileriniz lazım. Normalde dinlediğim tarzı az çok biliyorsunuzdur yazdıklarımdan. Bilmeyenleriniz içinse, oldskool rock, oldskool heavy metal, oldskool blues, new-age/rock sıkça dinlediklerim.
Evet anlayacağınız üzere fiziksel formum hiç memnun etmiyor beni bu aralar. Aynada kendimi gördüğümde "Naber yakışıklı" deyip göz kırpmak istiyorum. Önerileriniz için şimdiden teşekkürler!
(biterken survivor - eye of the tiger çalıyodu)
Edit: Bu konuda gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz. 1 adam, 30 gün, 85 kilo...
22 Haziran 2010 Salı
Owarimashou

An itibariyle maksadımı aşmış bulunuyorum. İzlemediğim ne kadar anime varsa indirmeye başladım. İzlemiş olduklarınız varsa yorumlarınızı bekliyorum, zira konuları ne onu bile bilmiyorum çoğunun. İsmini duyduğum ne varsa indiriyorum ^^
(biterken pierre bensusan - elm çalıyodu)
Edit: Az önce voices of a distant star'ı izledim. Tek bölüm olduğunu farkedene kadar ehin mehin diye gülüyodum. Mecha ezer sonuçta. Çok kızdım ama dangalak bleach falan 400 bölüm yapacaklarına buna yapsalarmış en azından düzgün bi mesaj içerseymiş...
19 Haziran 2010 Cumartesi
Benim Kadar Şanslı Olmayanlara Masal
(kalafina - fairytale)
Dünyası kısıtlıydı. Karanlık, nemli, soğuk, sessiz. İhtiyacı olan şeyleri bulabiliyordu evet, ama eksik yaşadığını da hissediyordu. Yaşamak fizyolojik aktivitelerini sürdürebilmekten ibaret olmamalıydı. Ama basit beyni bunu bu kadar irdeleyecek güce sahip değildi.
Bazen ufuk noktasından bir ışık sızar, gözlerini alırdı. Sonra yüksek bir ses, hafif bir hava akımı, anlamsız bağrışmalar. Ve yine karanlık, sessizlik... Keşke gözleri alışana kadar o aydınlık kalsaydı çevresinde. Belki o zaman neyi kaçırdığını, neyden saklandığını anlayabilirdi.
Bir gün beklediği "O" kız üstündeki taşı kaldırdı. Diğerlerinin yaptığı gibi çığlık atıp geri atmak yerine bekledi. Onunla göz göze geldi.
Gülümsedi.
İşte o zamandan beri kara gözleri dolu dolu geziyor. Böceklerin kabuklarının matlığı altında ezilmeye mahkum oldukları taştan, gözlerinin parlaklığı üstlerindeki bu yükü kaldıran kızdandır.
(biterken kalafina - lacrimosa instrumental çalıyodu.)
(Epey zaman önce Burçin için hazırlamaya başladığım bir yazıydı. Dayanamayıp kısalttım. Umarım beğenir =) )
Dünyası kısıtlıydı. Karanlık, nemli, soğuk, sessiz. İhtiyacı olan şeyleri bulabiliyordu evet, ama eksik yaşadığını da hissediyordu. Yaşamak fizyolojik aktivitelerini sürdürebilmekten ibaret olmamalıydı. Ama basit beyni bunu bu kadar irdeleyecek güce sahip değildi.
Bazen ufuk noktasından bir ışık sızar, gözlerini alırdı. Sonra yüksek bir ses, hafif bir hava akımı, anlamsız bağrışmalar. Ve yine karanlık, sessizlik... Keşke gözleri alışana kadar o aydınlık kalsaydı çevresinde. Belki o zaman neyi kaçırdığını, neyden saklandığını anlayabilirdi.
Bir gün beklediği "O" kız üstündeki taşı kaldırdı. Diğerlerinin yaptığı gibi çığlık atıp geri atmak yerine bekledi. Onunla göz göze geldi.
Gülümsedi.
İşte o zamandan beri kara gözleri dolu dolu geziyor. Böceklerin kabuklarının matlığı altında ezilmeye mahkum oldukları taştan, gözlerinin parlaklığı üstlerindeki bu yükü kaldıran kızdandır.
(biterken kalafina - lacrimosa instrumental çalıyodu.)
(Epey zaman önce Burçin için hazırlamaya başladığım bir yazıydı. Dayanamayıp kısalttım. Umarım beğenir =) )
7 Haziran 2010 Pazartesi
Öfkem
(greg laswell - your ghost)
Dostça Uyarı: Bu yazı sinir bozucu, rahatsız edici olabilir. Hatta ara sıra saldırganlaşılabilir, anlamsız laf sokulabilir.
Az önce yatağımda uzanırken aklıma geldi. Ahmet Haşim'in Piyale'sinin son dizesi; Melali anlamayan nesle aşina değiliz. Hakikaten değil miyiz peki? 21. yüzyılın yozlaşmış sosyal toplumunda aynı nesilden gelen insanlar nasıl bu kadar farklı olabildi? Filistin diye bir yerin olduğunu, İsrail'in buraya işkence ettiğini 9 vatandaşı öldüğünde öğrenen insanlar bir yerde yanlış yapmış olmalılar. Gidip sorarsanız ne İsrail'in, ne Filistin'in resmi dinini bilmiyor bu insanlar. Bu işgal neden, umursamıyorlar da. Ölen türkler de önemli değil onlar için. Öfkeli olmalılar, çünkü herkes öfkeli ve kalabalığın dışında kalmak göze çarpmak demektir.
Bu insancıklar farkındalar mı aynı gün, aşağı yukarı aynı saatlerde İskenderunda şehit olan mehmetçiklerimizin? Bir saniye durup düşündüler mi bu peşmerge diyip geçtikleri teröristlerin o ağır silahları nasıl ele geçirdiklerini? Onlara göre doğuda dağda yaşayan 100 - 150 kadar vatan haininden ibaret bu teröristler. Yarın öbür gün bir ermeni gazeteci, bir yahudi haham, bir ciğeri beş para etmez vatan haini öldürülür, o zaman yine meydanlara atlar bunlar. "Hepimiz Salağız, Hepimiz Aklımızı Kaybettik" diye slogan atarlar. Utanıyorum hepinizden.
Bir de daha çarpık, daha yoz bir kesim var. Doğdukları andan sonra nasıl bir düşünce empoze edilmişse bu insanların tek derdi "yırtmak". Okulunu bitirip yurtdışına kaçmak. Çürük raporu alıp vatani görevden kaçmak. Babasının şirketine sahip olup çalışmaktan kaçmak. Kitap, gazete okumayıp, televizyon izlemeyip, internet dünyasında kendilerini feysbukla sınırlayıp gerçekten kaçmak. Bu kesime söyleyecek söz bulamıyorum. İlkokulda öğretmediler mi bu insanlara vatan herşeyden üstündür? İstiklal marşı ezberletilmedi mi bu soysuzlara? "Bastığın yerlere toprak diyerek geçme, tanı. Düşün altında binlerce kefensiz yatanı. Sen şehit oğlusun, yazıktır incitme atanı. Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.". Eğer sen benim yurdumun ekmeğini sütünü yemişsen, havasını solumuşsan turist gibi davranmaya hakkın yok! Eğer bu vatanın çocuğu olmak seni utandırıyorsa, burada yaşamak seni mutlu etmiyorsa sanırım çoğunluk adına konuşabilirim: SİKTİR GİT. Hatta ananı da al git. Seni yetiştirenler utansın.
Diğer türlüleri de var. "Müslüman değil misin? Defol yurdumdan. Ermeni misin? Defol yurdumdan. Kürt müsün? Defol git lan! Tatar mısın? Kurtarmadı abi sen de yürü git buradan." diyen bu kesime sormak istiyorum. Sen hayatında bu ülke için ne yaptın? O insanları buradan kovacak yüzü nerden buluyorsun? Alnına zülfikar dövmesi yaptırınca, meydanlarda kurt işaretiyle slogan atınca onlardan daha mı Türk olduğunu zannediyorsun? Çocuğunun adını Ülgen koyunca madalya mı veriyorlar? O zaman buyur seni orta asyaya alalım. Atalarının at sürdüğü cirit oynadığı topraklarda kımız iç, mutlu mesut yaşa. Ülkemi çirkin naralarınla kirletme.
Ah sonradan olma komünistler. Bu orta yaş üstü çakma namussuzlar tel çerçeveli gözlük takıp, saçlarını uzatıp küba halk türküleri dinleyerek prim yapıyorlar.Sonradan ekleme bir de entellikleri var ki sormayın. Askeri darbe sırasında içeri alınmışlar sanırsanız çok yanılırsınız. Bunlar o sırada ya baba parasıyla yurt dışına kaçmış, ya da göt korkusuyla asker ocağına yazılmış dallamalar. Bunların çocukları da bir acayip. Ayaklarında konversi ellerinde rotring kalemleriyle okula gidip babalarından gördükleri gibi dev-lis'e üye olmayı bi halt sanıyorlar. Yüksel caddesinde bildiri dağıtıp umursanmadıklarını görünce ya çakma anarşist, ya ucuz tikilere apaçilere dönüşüyor bunlar.
Bir de odaklı öfkelendiğim bir konu var; Moda blogları. Kimse umursamıyor ne halt giydiğinizi, kaç para verdiğinizi. Bitsin artık lütfen.
Selametle.
(biterken tori amos - tear in your hand çalıyodu)
Dostça Uyarı: Bu yazı sinir bozucu, rahatsız edici olabilir. Hatta ara sıra saldırganlaşılabilir, anlamsız laf sokulabilir.
Az önce yatağımda uzanırken aklıma geldi. Ahmet Haşim'in Piyale'sinin son dizesi; Melali anlamayan nesle aşina değiliz. Hakikaten değil miyiz peki? 21. yüzyılın yozlaşmış sosyal toplumunda aynı nesilden gelen insanlar nasıl bu kadar farklı olabildi? Filistin diye bir yerin olduğunu, İsrail'in buraya işkence ettiğini 9 vatandaşı öldüğünde öğrenen insanlar bir yerde yanlış yapmış olmalılar. Gidip sorarsanız ne İsrail'in, ne Filistin'in resmi dinini bilmiyor bu insanlar. Bu işgal neden, umursamıyorlar da. Ölen türkler de önemli değil onlar için. Öfkeli olmalılar, çünkü herkes öfkeli ve kalabalığın dışında kalmak göze çarpmak demektir.
Bu insancıklar farkındalar mı aynı gün, aşağı yukarı aynı saatlerde İskenderunda şehit olan mehmetçiklerimizin? Bir saniye durup düşündüler mi bu peşmerge diyip geçtikleri teröristlerin o ağır silahları nasıl ele geçirdiklerini? Onlara göre doğuda dağda yaşayan 100 - 150 kadar vatan haininden ibaret bu teröristler. Yarın öbür gün bir ermeni gazeteci, bir yahudi haham, bir ciğeri beş para etmez vatan haini öldürülür, o zaman yine meydanlara atlar bunlar. "Hepimiz Salağız, Hepimiz Aklımızı Kaybettik" diye slogan atarlar. Utanıyorum hepinizden.
Bir de daha çarpık, daha yoz bir kesim var. Doğdukları andan sonra nasıl bir düşünce empoze edilmişse bu insanların tek derdi "yırtmak". Okulunu bitirip yurtdışına kaçmak. Çürük raporu alıp vatani görevden kaçmak. Babasının şirketine sahip olup çalışmaktan kaçmak. Kitap, gazete okumayıp, televizyon izlemeyip, internet dünyasında kendilerini feysbukla sınırlayıp gerçekten kaçmak. Bu kesime söyleyecek söz bulamıyorum. İlkokulda öğretmediler mi bu insanlara vatan herşeyden üstündür? İstiklal marşı ezberletilmedi mi bu soysuzlara? "Bastığın yerlere toprak diyerek geçme, tanı. Düşün altında binlerce kefensiz yatanı. Sen şehit oğlusun, yazıktır incitme atanı. Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.". Eğer sen benim yurdumun ekmeğini sütünü yemişsen, havasını solumuşsan turist gibi davranmaya hakkın yok! Eğer bu vatanın çocuğu olmak seni utandırıyorsa, burada yaşamak seni mutlu etmiyorsa sanırım çoğunluk adına konuşabilirim: SİKTİR GİT. Hatta ananı da al git. Seni yetiştirenler utansın.
Diğer türlüleri de var. "Müslüman değil misin? Defol yurdumdan. Ermeni misin? Defol yurdumdan. Kürt müsün? Defol git lan! Tatar mısın? Kurtarmadı abi sen de yürü git buradan." diyen bu kesime sormak istiyorum. Sen hayatında bu ülke için ne yaptın? O insanları buradan kovacak yüzü nerden buluyorsun? Alnına zülfikar dövmesi yaptırınca, meydanlarda kurt işaretiyle slogan atınca onlardan daha mı Türk olduğunu zannediyorsun? Çocuğunun adını Ülgen koyunca madalya mı veriyorlar? O zaman buyur seni orta asyaya alalım. Atalarının at sürdüğü cirit oynadığı topraklarda kımız iç, mutlu mesut yaşa. Ülkemi çirkin naralarınla kirletme.
Ah sonradan olma komünistler. Bu orta yaş üstü çakma namussuzlar tel çerçeveli gözlük takıp, saçlarını uzatıp küba halk türküleri dinleyerek prim yapıyorlar.Sonradan ekleme bir de entellikleri var ki sormayın. Askeri darbe sırasında içeri alınmışlar sanırsanız çok yanılırsınız. Bunlar o sırada ya baba parasıyla yurt dışına kaçmış, ya da göt korkusuyla asker ocağına yazılmış dallamalar. Bunların çocukları da bir acayip. Ayaklarında konversi ellerinde rotring kalemleriyle okula gidip babalarından gördükleri gibi dev-lis'e üye olmayı bi halt sanıyorlar. Yüksel caddesinde bildiri dağıtıp umursanmadıklarını görünce ya çakma anarşist, ya ucuz tikilere apaçilere dönüşüyor bunlar.
Bir de odaklı öfkelendiğim bir konu var; Moda blogları. Kimse umursamıyor ne halt giydiğinizi, kaç para verdiğinizi. Bitsin artık lütfen.
Selametle.
(biterken tori amos - tear in your hand çalıyodu)
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Akıl Dağıtılırken Ben Tekelden Çekirdek Alıyordum

(alice in chains - brother)
Kendimi epey verdim bu aralar alice in chains'e. Adeta "soon to be an anarchist in progress" modundayım. Karşıt olduğum o kadar çok şey var ki, düşünüyorum ara sıra ben nasıl bir sosyopatım da dünya algımı bu kadar daraltıp çirkinliklere odaklanıyorum diye. Ama sonra geçiyo yine huysuz ters bi herife dönüşüyorum.
Önüme koyulan şeye daha bakmadan beğenmeyeceğime şartlıyorum kendimi. Özellikle insan ilişkilerimde fena ters köşe oluyorum bu yüzden. "Bir kitap, ya da bir müzik ben seçip okur - dinlersem güzeldir, aksi halde yozlaşmış sistemde kendi zihinlerini sıkıştırmış insanlar sürüsünün seçimidir, zira beş para etmez" diye yaftalıyorum. Lisede bu şekilde hareket eden insanlara boş gözlerle bakıp aman aman hiç bulaşmayayım derdim. Bu trip için 10 sene geç kalmış olmak biraz komik sanki.
(alice in chains - angry chair)
İkiyüzlüyüm. Hatta üç - beş yüzlüyüm. Bütün gün hayatımızı ele geçiren emperyalist güçlere sövüp sonra litrelerce kola içiyorum. Marka sigaram ve ben, kantinde ortak masada duran samsun 216'ya tepeden bakıyoruz. Demet Akalın konserine giden, özel üniversitede okuyacak kadar zengin olanlara dil uzatıp, devlet üniversitesinde düzenlenen şenliğe arabamla gidiyorum. O kadar patlak bir ruhum var ki yolda trafiğin yavaş akmasından, her tür it kopuğun oraya gidiyor olduğundan, bütün keyfimizin kaçacağından söyleniyorum.
Ben ne yapıyorum hiç bilmiyorum.
I need a fix cause i'm going down...
(biterken alice in chains - get born again çalıyodu)
14 Mayıs 2010 Cuma
Pufff Diye Yokolmak

(calexico - black heart)
Bir insan figürü, kararmış, çarpılmış. Belli ki çok acı çekerek ölmüş. Bir dokunuşla toza dönüşüyo.
Neden bilmiyorum, bilinçaltımdaki en korkunç görüntü bu sanırım. Düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor. Sanki dokunulana kadar hala bir bütünmüş, biraz sonra ayağa kalkacakmış ta, bir anda dünya üzerindeki bütün varlığı silinmiş gibi geliyor. Ölülerin bile kendilerine ait 2 metrekare mezarları varken o kül parçacıkları dört bir yana savruluyor.
Bu şarkıyı da ne zaman dinlesem aklıma geliyor.
(biterken calexico - black heart çalıyodu)
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Beyefendi Sahip Çıkın Vücut Sıvılarınıza!

Başım ağrıyo, sümüğüm akıyo, öksürüyorum veremli gibi. Sinüslerim o kadar dolu ki gözüme baskı yapıyo. Humphrey Bogart gibi bakıyorum etrafa gözlerim orantısız. Ama onun karizmasından mahrumum. Ben 23 yaşına gelmiş ama hala ilkokul hastalıklarına yakalanan zavallı bi adamım.
Ama Buki en acınası halimi bile seviyo! NABEEER? =)
(biterken firewater - the song that saved my life tonight çalıyodu)
dipnot: resim hasta olmadığım bir zaman inanılmaz yakışıklı olmam sebebiyle koyulmuştur ve tamamen prim amaçlıdır. yanımda da buki var ama gizli o
29 Nisan 2010 Perşembe
Bukime

(acoustic alchemy - girl with a red carnation)
Açtığı sokak kapısından içeri girdi. Yanakları al al, gözlerini kapatıp sırtını kapıya yasladı. Ne gün ama! Farklı arkadaşlar, farklı mekanlar... Tanıdık - tanımadık birsürü kişi. Sadece birisi geliyordu gözlerinin önüne. O kadar insanın arasından sadece birisinin çehresi zihnindeydi.
Mutfakta biraz oyalanıp, elinde kahvesiyle odasına döndü. O kız... Kısacık saçları... Şekilli dudakları, biçimli elmacık kemikleri, karakterli çenesi... Gözünün önünde canlanıp tekrar kayboluyorlardı. Birtek gözleri... İşte gözleri ne renk onu bilememişti çocuk. Oturuşundan sigarasını içmesine, melodik kahkahasından sakin gülümsemesine kadar defalarca canlandırdı çocuk kızı kafasında. Ta ki hayali artık yetmeyene kadar.
Masasının üst çekmecesini açtı. İçindeki kaygan, kırmızı şeyi aldı. Gömleğinin koluyla biraz parlattıktan sonra orijinal yerine, göğsündeki boşluğa yerleştirdi. Görünen o ki, ihtiyacı olacaktı.
(biterken sonny boy williamson - too close together çalıyodu)
27 Mart 2010 Cumartesi
Benim Çocukluğum Masal Gibiydi
Alanya'dayım. belli ki bahar ayları, akasyalar çiçek açmış. iskele yolunun kenarında köhne yıkık bir yalı vardı. yanında da devasa bir akasya ağacı. Ama o ağaç çiçek açtığında o yıkık barakaya dönmüş yalı saray gibi görünürdü gözüme. Eski arabamızdayım, sanırım tempra. arka koltukta camdan dışarıyı görmek için dizlerimin üstüne kalkmamdan 4 - 5 yaşlarında olduğumu çıkarıyorum. Kafamda sürekli bu şarkı çalıyor.
Dün gece bunu gördüm rüyamda. Uyandım, sıkı sıkı yumdum gözlerimi bitmesin rüya diye ama maalesef bitti. Şimdi düşünüyorum çocukluğumu özleyecek kadar ne ara büyüdüm ben diye. İşte öyle bişey. Uykulu özlem yazısı olsun bu.
(biterken yeni türkü - akasya kokulu sabahlar çalıyodu)
Dün gece bunu gördüm rüyamda. Uyandım, sıkı sıkı yumdum gözlerimi bitmesin rüya diye ama maalesef bitti. Şimdi düşünüyorum çocukluğumu özleyecek kadar ne ara büyüdüm ben diye. İşte öyle bişey. Uykulu özlem yazısı olsun bu.
(biterken yeni türkü - akasya kokulu sabahlar çalıyodu)
16 Mart 2010 Salı
The Road So Far #2
(Jane Birkin - Baby Alone in Babylone)
Okul - Ev - Burçin. Hayatım bu ara bundan ibaret. Sevgiliyle zaman geçirmek sosyalleşmek sayılır mı? Ama şikayetçi değilim. Burçin olmasa hiç dışarı çıkmazdım sanırım. Bana iyi geliyo hanımefendi, ne kadar farkındadır bilmiyorum.
Bilgisayarı da pek açmaz oldum. Zaten aylardır elle tutulur bir yazım yoktu, son hafta da bilgisayarı hiç açmadım. Son iki gündür girip çıkıyorum. Bundan sonra da anca yazı yazmak için girerim sanırım. WoW falan hiç girmiyorum. Özledim de aslında ama vizeler de geldi şimdi, dağılma riski var.
Eski arkadaşlarım hala konuşmuyolar benimle. Hala kendime hazır olduklarında belki gelirler konuşurlar diyorum da Oldtowna gidip onları birarada görünce üzülüyorum. Durum böyle olunca gitmemeye başlıyorum. Normalde orada geçireceğim zamanı evde geçirmeye başlıyorum. Bu da beni daha içine kapanık, daha yalnız daha asabi birisi haline getiriyo.
(Bush - Letting the Cables Sleep)
Fazla kitap okuyorum. Öyle elle tutulur güzel kitaplar da değil hani. Mesela Gece Evi diye bir vampir serisi var. Hayatımda okuduğum en kötü şey. Antibiyotik prospektüsü oku daha iyi yani o derece. O serinin iki kitabını okudum, alacakaranlık serisinin 3. kitabını okudum. Şimdi 4. kitabını okumak planım ama önce iskambil kartlarının esrarı, ondan sonra mülksüzler. Özellikle Mülksüzler konusunda çok heyecanlıyım. Uzun zamandır okumaktı planım ama fırsatım olmamıştı. İskambil kartları şeysini de Burçin verdi. Fena gitmiyo, okuyorum. Umarım bir sürpriz sonu vardır ama aksi halde sıkıcı bi kitap diyebilirim =)
(Neil Young - A Man Needs a Maid)
Kardeşimin son dönem kısafilm - video - senaryo çalışmaları epey ilgimi çekti. Çok başarılı işler çıkarıyo. Yani kuzguna yavrusu kartal görünür de, başkasının kardeşi olsa kıskanırdım sadece. Yine takdir ederdim yani =)
(Leonard Cohen - Suzanne)
Ha unutmadan, yarın Aziz Patrik günü. Gidin yemyeşil giyinin, biranızı için, içinizdeki irlandalıyı ortaya çıkarın =) Ben bu seferlik evde oturmayı seçebilirim. Henüz karar vermedim ne yapacağıma da, oldtown da geleneksel olarak kutlanıyor. Gidip yeşil birasını tatmanız temennimdir yani.
(Amalia Rodrigues - O Meu Primeiro Amor)
İşte böyle. Burayı, sizi ihmal ettiğim dönemde bundan başka gelişme olmadı. Olduysa da ya ben önemsemedim, ya da unuttum gitti. Bu kadar sessiz kalmamaya çalışacağım artık. Gözlerinizden öpüyor, bir kızılderili atasözüyle yazıma son veriyorum;
"Arkamda yürüme, sana yol gösteremeyebilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü ki seni görebileyim, eşitin olabileyim"
Selametle.
(biterken nina simone, i put a spell on you çalıyodu)
Okul - Ev - Burçin. Hayatım bu ara bundan ibaret. Sevgiliyle zaman geçirmek sosyalleşmek sayılır mı? Ama şikayetçi değilim. Burçin olmasa hiç dışarı çıkmazdım sanırım. Bana iyi geliyo hanımefendi, ne kadar farkındadır bilmiyorum.
Bilgisayarı da pek açmaz oldum. Zaten aylardır elle tutulur bir yazım yoktu, son hafta da bilgisayarı hiç açmadım. Son iki gündür girip çıkıyorum. Bundan sonra da anca yazı yazmak için girerim sanırım. WoW falan hiç girmiyorum. Özledim de aslında ama vizeler de geldi şimdi, dağılma riski var.
Eski arkadaşlarım hala konuşmuyolar benimle. Hala kendime hazır olduklarında belki gelirler konuşurlar diyorum da Oldtowna gidip onları birarada görünce üzülüyorum. Durum böyle olunca gitmemeye başlıyorum. Normalde orada geçireceğim zamanı evde geçirmeye başlıyorum. Bu da beni daha içine kapanık, daha yalnız daha asabi birisi haline getiriyo.
(Bush - Letting the Cables Sleep)
Fazla kitap okuyorum. Öyle elle tutulur güzel kitaplar da değil hani. Mesela Gece Evi diye bir vampir serisi var. Hayatımda okuduğum en kötü şey. Antibiyotik prospektüsü oku daha iyi yani o derece. O serinin iki kitabını okudum, alacakaranlık serisinin 3. kitabını okudum. Şimdi 4. kitabını okumak planım ama önce iskambil kartlarının esrarı, ondan sonra mülksüzler. Özellikle Mülksüzler konusunda çok heyecanlıyım. Uzun zamandır okumaktı planım ama fırsatım olmamıştı. İskambil kartları şeysini de Burçin verdi. Fena gitmiyo, okuyorum. Umarım bir sürpriz sonu vardır ama aksi halde sıkıcı bi kitap diyebilirim =)
(Neil Young - A Man Needs a Maid)
Kardeşimin son dönem kısafilm - video - senaryo çalışmaları epey ilgimi çekti. Çok başarılı işler çıkarıyo. Yani kuzguna yavrusu kartal görünür de, başkasının kardeşi olsa kıskanırdım sadece. Yine takdir ederdim yani =)
(Leonard Cohen - Suzanne)
Ha unutmadan, yarın Aziz Patrik günü. Gidin yemyeşil giyinin, biranızı için, içinizdeki irlandalıyı ortaya çıkarın =) Ben bu seferlik evde oturmayı seçebilirim. Henüz karar vermedim ne yapacağıma da, oldtown da geleneksel olarak kutlanıyor. Gidip yeşil birasını tatmanız temennimdir yani.
(Amalia Rodrigues - O Meu Primeiro Amor)
İşte böyle. Burayı, sizi ihmal ettiğim dönemde bundan başka gelişme olmadı. Olduysa da ya ben önemsemedim, ya da unuttum gitti. Bu kadar sessiz kalmamaya çalışacağım artık. Gözlerinizden öpüyor, bir kızılderili atasözüyle yazıma son veriyorum;
"Arkamda yürüme, sana yol gösteremeyebilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü ki seni görebileyim, eşitin olabileyim"
Selametle.
(biterken nina simone, i put a spell on you çalıyodu)
16 Şubat 2010 Salı
İçim Bi Hoş Oldu
Hani ben bu aralar yazmıyorum ya, yazmamama rağmen insanlar izlemeye alıyo. Çok hoşuma gidiyo 4 köşe oluyorum resmen. Adeta bir şımarık kız gibi, gevşek erkek gibi oram buram oynuyo.
Okunmaya değer bişey mi yazmışım eskiden diye bakıyorum, o da yok. Boş beleş sallamışım bildiğin.
Ama içten bence.
İfşa evet.
Okunmaya değer bişey mi yazmışım eskiden diye bakıyorum, o da yok. Boş beleş sallamışım bildiğin.
Ama içten bence.
İfşa evet.
28 Ocak 2010 Perşembe
Badi
Arkadaşlarımı çok özledim. Öyle böyle değil hem de. Ama ne yaptıysam kendim yaptım. etrafımda olmamaları sadece benim suçum. Keşke zamanı geri alabilseydim.
Bazen msnde görüyorum, bişey diyecek oluyorum, diyemiyorum. Terslenmekten korkuyorum. Az önce bikaç resim gördüm, yine özlemle doldum. Zaten hep öyle oluyo. Tamam, bununla başa çıkabilirim güçlü bi adamım diyorum. Sonra ufacık, bir anlık aklım kaydığında yine düşüşe geçiyorum.
Onlar olmadan ne kadar anlamsız birisi olduğumu tekrar anlıyorum.
Çok özlüyorum.
27 Ocak 2010 Çarşamba
22 Ocak 2010 Cuma
Hırsız El Feneriyle, AKP Deniz Feneriyle
http://tekeldirenisi.blogspot.com/
Grevin boyutlarını açıkça gösteren bir blog. Medyaya yansıyanlar buzdağının sadece görünen kısmıymış. Sabır diliyorum hepsine. Sadece tahmin edebilirim neler yaşadıklarını.
Grevin boyutlarını açıkça gösteren bir blog. Medyaya yansıyanlar buzdağının sadece görünen kısmıymış. Sabır diliyorum hepsine. Sadece tahmin edebilirim neler yaşadıklarını.
17 Ocak 2010 Pazar
Okul ve Aşk Hayatım ya da Böyle Büyüdüm Ben!
Ben bu yazıda okul hayatımla paralel olarak aşk hayatımı falan anlatmam gerekiyor. Zamanında istek olarak gelmişti de, unuttum gitti. Sonra deftere yazdığım taslağı buldum, paylaşayım dedim. Hajimemashou;
(kalafina - aria)
Kreş sıkıntılıydı. İlkim Çocuk Yuvası. Annem babam çalıştığı için gündüzleri kreşe gitmek durumundaydım. Sabah saat 11de kapıdan alınmış açık süt verirlerdi. Asla içmedim. Öğleden sonraysa sizden uyumanız beklenirdi. Adeta tazecik bir devrimci gibi ilk günden baş kaldırıp, öğle uykusu saatinde oyuncak odasında oyun oynadım. Bide ilk aşkımı yaşadım ben kreşte. İsmini bile anımsamıyorum şimdi ama sınıf arkadaşlarımızdan birisinin oyuncakla arı öldürdüğünü, bundan çok etkilendiğini söylemişti bana. Hiç sorgulamadan tombik parmaklarımla ezmiştim arının tekini. Sonra arı zehrinin dayanılmaz hafifliği. Bodruma taşınmıştı ailesiyle, birdaha da görmedim zira.
Anaokulunda da peşimi bırakmamıştı o lanet kapı sütü. Barbaros Hayrettin Anaokulu. Ama daha eğlenceliydi anaokulu. Öğretmenin kızıyla aynı sınıftaydım. Bizimle (erkekler) top oynamak için eteğinin üstüne bi pantolon geçiriverirdi. Ona karşı da birşeyler hissetmiştim sanırım ama pek anımsamıyorum.
İlkokul bi garipti. Özel Hamdullah Emin Paşa İlköğretim Okulu. Manik, dengesiz bir sınıf öğretmenimiz vardı. Hatta adını da ifşa ediyorum burada: Pembe Pervin Çınar. Ne olursa olsun sınıf öğretmenim ikinci annemdir gibi saf düşüncelerim vardı o zamanlar, ama doğruya doğru, ondan nefret ediyorum. Hep ettim, daha da ederim. Onun beğenisine uygun kırmızı kurdeleli düğme burunlu pembe yanaklı sevimli bir kız çocuğu olmadığım için 5 senelik sıkıntıyı hak etmedim ben. Kız kurusu...
Ortaokulun ilk senesinin sonunda 6 senemi beraber geçirdiğim ilkokul arkadaşlarımla vedalaştım ve Ankara'ya geldim.İkinci seneyle beraber büyük şehir, özel okul, zengin çocukları içinde buldum kendimi. Yüce koleji hayatımın en kötü 2 senesini geçirdiğim yerdir benim. Emrecanım olmasa da ne yapardım bilmiyorum. Günün sonundaki terapi seanslarım gibiydi, hakkını ödeyemem. O okuldan nefret ettim, ediyorum, edicem. Yücel Kalınyazgan'ın da intiharına hiç üzülmedim. Varlığı insanoğluna bi tehditti bence. Ortaokul hayatımın 3 senesinde de birisine duygusal birşeyler hissedebilecek durumda değildim.
Ama liseye başlamamla hazırlık sınıfı geldi. Gölbaşı Anadolu Lisesi büyüdüğüm yer oldu bi manada. Canan vardı orda. İlk gerçek kız arkadaşım olur kendisi. Çok masum çok temiz, çok sevimli birşey yaşamıştık. Mutlu sevimli günlerdi. Hazırlığın sonunda ayrıldık. Lise sondaki Hazal ise çok farklı bi hikaye benim için. Hiçbir ön hazırlık işaret birşey olmadan doğumgünümde terkedilince, atlatmam iyileşmem ziyadesiyle uzun sürdü. Arada haberini alıyorum hala, benden ayrıldıktan sonraki sevgilisiyleymiş bu zamana kadar. Mutluymuş falan. E öyle olsun tabi. Doğru kararı vermiş benden ayrılarak.
Üniversite yıllarım bi karmaşa içinde geçiyo. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi. İlk senemde Başak oldu. Güzel bulmuştuk birbirimizi, haksızlık ta etmedik hiç. Hala konuşuruz, pek te severim kendisini. Sonra Gizem oldu. Sıkıntılı durumlar oldu onunla. Keşke olmasaydı, en azından hala konuşabiliyo olurduk. Sonra Işıl, çok üzdük onunla da birbirimizi de, toparlayabildik her seferinde. Sonra Hazal. Hazal biraz tahammülsüzlüğümün kurbanı oldu. Bittiği için üzülmekten çok kızdım. Ziyadesiyle suçladım onu. Bu ilişkilerimin arasında ilişkiye dönüşebilse harika olacak şeyler oldu. Keşke hiç ilişkiye dönüşmeseymiş dediğim şeyler oldu. Buradan isimlerini söylemiyorum kendilerinin. Umarım mutludurlar diyorum. Şimdi bakıyorum da 5 seneye ne çok şey sığmış. Sevgi arsızı bi adammışım. Hiç bilememişim.
Şimdi güzel bi ilişkim var. Mutluyum. Değer görüyorum. Ziyadesiyle olgun hissediyorum. İşte bu tadı seviyorum.
Burdan orçan, başak ve anlatmak isteyen herkesi mimliyorum.
Owarimashou!
(biterken kalafina - sprinter çalıyodu)
(kalafina - aria)
Kreş sıkıntılıydı. İlkim Çocuk Yuvası. Annem babam çalıştığı için gündüzleri kreşe gitmek durumundaydım. Sabah saat 11de kapıdan alınmış açık süt verirlerdi. Asla içmedim. Öğleden sonraysa sizden uyumanız beklenirdi. Adeta tazecik bir devrimci gibi ilk günden baş kaldırıp, öğle uykusu saatinde oyuncak odasında oyun oynadım. Bide ilk aşkımı yaşadım ben kreşte. İsmini bile anımsamıyorum şimdi ama sınıf arkadaşlarımızdan birisinin oyuncakla arı öldürdüğünü, bundan çok etkilendiğini söylemişti bana. Hiç sorgulamadan tombik parmaklarımla ezmiştim arının tekini. Sonra arı zehrinin dayanılmaz hafifliği. Bodruma taşınmıştı ailesiyle, birdaha da görmedim zira.
Anaokulunda da peşimi bırakmamıştı o lanet kapı sütü. Barbaros Hayrettin Anaokulu. Ama daha eğlenceliydi anaokulu. Öğretmenin kızıyla aynı sınıftaydım. Bizimle (erkekler) top oynamak için eteğinin üstüne bi pantolon geçiriverirdi. Ona karşı da birşeyler hissetmiştim sanırım ama pek anımsamıyorum.
İlkokul bi garipti. Özel Hamdullah Emin Paşa İlköğretim Okulu. Manik, dengesiz bir sınıf öğretmenimiz vardı. Hatta adını da ifşa ediyorum burada: Pembe Pervin Çınar. Ne olursa olsun sınıf öğretmenim ikinci annemdir gibi saf düşüncelerim vardı o zamanlar, ama doğruya doğru, ondan nefret ediyorum. Hep ettim, daha da ederim. Onun beğenisine uygun kırmızı kurdeleli düğme burunlu pembe yanaklı sevimli bir kız çocuğu olmadığım için 5 senelik sıkıntıyı hak etmedim ben. Kız kurusu...
Ortaokulun ilk senesinin sonunda 6 senemi beraber geçirdiğim ilkokul arkadaşlarımla vedalaştım ve Ankara'ya geldim.İkinci seneyle beraber büyük şehir, özel okul, zengin çocukları içinde buldum kendimi. Yüce koleji hayatımın en kötü 2 senesini geçirdiğim yerdir benim. Emrecanım olmasa da ne yapardım bilmiyorum. Günün sonundaki terapi seanslarım gibiydi, hakkını ödeyemem. O okuldan nefret ettim, ediyorum, edicem. Yücel Kalınyazgan'ın da intiharına hiç üzülmedim. Varlığı insanoğluna bi tehditti bence. Ortaokul hayatımın 3 senesinde de birisine duygusal birşeyler hissedebilecek durumda değildim.
Ama liseye başlamamla hazırlık sınıfı geldi. Gölbaşı Anadolu Lisesi büyüdüğüm yer oldu bi manada. Canan vardı orda. İlk gerçek kız arkadaşım olur kendisi. Çok masum çok temiz, çok sevimli birşey yaşamıştık. Mutlu sevimli günlerdi. Hazırlığın sonunda ayrıldık. Lise sondaki Hazal ise çok farklı bi hikaye benim için. Hiçbir ön hazırlık işaret birşey olmadan doğumgünümde terkedilince, atlatmam iyileşmem ziyadesiyle uzun sürdü. Arada haberini alıyorum hala, benden ayrıldıktan sonraki sevgilisiyleymiş bu zamana kadar. Mutluymuş falan. E öyle olsun tabi. Doğru kararı vermiş benden ayrılarak.
Üniversite yıllarım bi karmaşa içinde geçiyo. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi. İlk senemde Başak oldu. Güzel bulmuştuk birbirimizi, haksızlık ta etmedik hiç. Hala konuşuruz, pek te severim kendisini. Sonra Gizem oldu. Sıkıntılı durumlar oldu onunla. Keşke olmasaydı, en azından hala konuşabiliyo olurduk. Sonra Işıl, çok üzdük onunla da birbirimizi de, toparlayabildik her seferinde. Sonra Hazal. Hazal biraz tahammülsüzlüğümün kurbanı oldu. Bittiği için üzülmekten çok kızdım. Ziyadesiyle suçladım onu. Bu ilişkilerimin arasında ilişkiye dönüşebilse harika olacak şeyler oldu. Keşke hiç ilişkiye dönüşmeseymiş dediğim şeyler oldu. Buradan isimlerini söylemiyorum kendilerinin. Umarım mutludurlar diyorum. Şimdi bakıyorum da 5 seneye ne çok şey sığmış. Sevgi arsızı bi adammışım. Hiç bilememişim.
Şimdi güzel bi ilişkim var. Mutluyum. Değer görüyorum. Ziyadesiyle olgun hissediyorum. İşte bu tadı seviyorum.
Burdan orçan, başak ve anlatmak isteyen herkesi mimliyorum.
Owarimashou!
(biterken kalafina - sprinter çalıyodu)
15 Ocak 2010 Cuma
Catching Up
(aeon spoke - nothing)
Pek niyetliyim, sigarayı bırakıcam. Ama bi süre daha böyle takılayım diyorum. Lodos Denizcisi diye sigara buldum. Hem ucuz, hem adını sevdim =)
Ders çalışıyorum çok çok. Umarım bu dönem iyi olur sonuçlar. Yani en azından çalıştığımın karşılığını alırım. Yoksa hayal kırıklığı pek büyük oluyo aksi takdirde.
Ankara'nın bu hali çok hoşuma gidiyo. Ama madem hava bu kadar sıkıntılı, o halde bişeyler yağsaydı demekten de kendimi alamıyorum. Kar yağsa da oynasak yahu...
Güzel uyuyorum bikaç gündür. Kafam yastığa düşmeden uyuyakalıyorum, 10 - 12 saat uyanmıyorum. Aranınca da duymuyorum pek. Alıştığım zil sesi silindi telefondan, pek etkilemiyo telefonumun çalması.
(aeon spoke - cavalry of woe)
Manyaklar gibi aeon spoke dinliyorum. Hani bazen bi müziği ilk kez duyduğunuzda etkilenirsiniz ya, bana da öyle oldu. Birkaç gün önce özgürün evinde dinledikten sonra aradım buldum. Boşa çıkarmadı ilgimi zaten. Artık onsuz günüm geçmez oldu. Size de yukardaki şarkıyı öneriyorum.
Yakında başka bi yazı yazıcam buraya. Aylar önce birisi beni mimlemişti, okul hayatımı falan anlatmam gerekiyodu. deftere yazmışım, orda kalmış. Gördüğümde çok hoşuma gitti, siz de eğlenirsiniz diye umuyorum.
İşte böyle. Bi süredir yazmıyodum yine, bilgi vereyim dedim uzak olduğum döneme dair =)
İyi bakın kendinize, öpüşün bol bol.
Selametle!
(biterken aeon spoke - emmanuel çalıyodu)
Pek niyetliyim, sigarayı bırakıcam. Ama bi süre daha böyle takılayım diyorum. Lodos Denizcisi diye sigara buldum. Hem ucuz, hem adını sevdim =)
Ders çalışıyorum çok çok. Umarım bu dönem iyi olur sonuçlar. Yani en azından çalıştığımın karşılığını alırım. Yoksa hayal kırıklığı pek büyük oluyo aksi takdirde.
Ankara'nın bu hali çok hoşuma gidiyo. Ama madem hava bu kadar sıkıntılı, o halde bişeyler yağsaydı demekten de kendimi alamıyorum. Kar yağsa da oynasak yahu...
Güzel uyuyorum bikaç gündür. Kafam yastığa düşmeden uyuyakalıyorum, 10 - 12 saat uyanmıyorum. Aranınca da duymuyorum pek. Alıştığım zil sesi silindi telefondan, pek etkilemiyo telefonumun çalması.
(aeon spoke - cavalry of woe)
Manyaklar gibi aeon spoke dinliyorum. Hani bazen bi müziği ilk kez duyduğunuzda etkilenirsiniz ya, bana da öyle oldu. Birkaç gün önce özgürün evinde dinledikten sonra aradım buldum. Boşa çıkarmadı ilgimi zaten. Artık onsuz günüm geçmez oldu. Size de yukardaki şarkıyı öneriyorum.
Yakında başka bi yazı yazıcam buraya. Aylar önce birisi beni mimlemişti, okul hayatımı falan anlatmam gerekiyodu. deftere yazmışım, orda kalmış. Gördüğümde çok hoşuma gitti, siz de eğlenirsiniz diye umuyorum.
İşte böyle. Bi süredir yazmıyodum yine, bilgi vereyim dedim uzak olduğum döneme dair =)
İyi bakın kendinize, öpüşün bol bol.
Selametle!
(biterken aeon spoke - emmanuel çalıyodu)
13 Ocak 2010 Çarşamba
Sarılmak
Ben pek insancıl bi adamım. Arkadaşlarımla öpüşür koklaşırım. Sabah sabah ne kadar uyku koktuğum benim için pek farketmez, "günaydın" kelimemi hafif, sevimli bi öpücük takip eder. Bazen dostça insanların omuzlarına kolumu atarım, bazen kollarını sıvazlarım, bazen sırtlarına pat - pat vururum. Hatta bazen yanaklarından makas bile alırım.
Bazen de sarılırım ben. Hem de çok güzel sarılırım. Öyle pek cüsseli bi adam olmasam da elimden geldiğince sarıp sarmalamaya çalışırım. Sarılarak sevdiklerimi koruyabileceğime inandırırım kendimi. Böyle göğüs gerer siper olur gibi sanki. Hisseder de zaten sarıldıklarım bence. Değer verildiklerini önemsendiklerini farkederler. Ya da çok ağır sapık zannederler beni. Canları sağolsun =P
Bir de bana sarılanlar vardır. Kendimi güçsüz, savunmasız hissettiğimde, üşüdüğümde, yorulduğumda, korktuğumda, hiçbişey olmasa sırf sevdiğimi bildiklerinden sarılırlar bana. İşte o zaman gerçekten dörtköşe olurum. Hele ki böyle ufak - tefek birisi, kendi kalıbına bakmadan beni bağrına basar, orda yerimin hazır olduğunu hissettirir, o kişi bilmese de, yeri çok büyüktür benim için. Güvende hissederim ben. Güvende hissetmek çok zor artık, büyüdük. Hala kendi zihnimizde hayatın gerçekliğinden kaçabilecek güvenli birkaç noktayı korumaya çalışıyoruz. Bir insan sorgusuz sualsiz ve karşılıksız olarak bana kaçacak en rahat, en huzurlu yeri ayırıyorsa ona borçlu kalmışımdır.
Bazıları baba ocağında güvende hisseder. Bazılarının evdeki yatağı, battaniyesi yeterlidir. Bazıları sadece yanında birisine ihtiyaç duyar.
Bana sarılın. O zaman güzel oluyo.
(biterken aeon spoke - the fisher tale çalıyodu)
Bazen de sarılırım ben. Hem de çok güzel sarılırım. Öyle pek cüsseli bi adam olmasam da elimden geldiğince sarıp sarmalamaya çalışırım. Sarılarak sevdiklerimi koruyabileceğime inandırırım kendimi. Böyle göğüs gerer siper olur gibi sanki. Hisseder de zaten sarıldıklarım bence. Değer verildiklerini önemsendiklerini farkederler. Ya da çok ağır sapık zannederler beni. Canları sağolsun =P
Bir de bana sarılanlar vardır. Kendimi güçsüz, savunmasız hissettiğimde, üşüdüğümde, yorulduğumda, korktuğumda, hiçbişey olmasa sırf sevdiğimi bildiklerinden sarılırlar bana. İşte o zaman gerçekten dörtköşe olurum. Hele ki böyle ufak - tefek birisi, kendi kalıbına bakmadan beni bağrına basar, orda yerimin hazır olduğunu hissettirir, o kişi bilmese de, yeri çok büyüktür benim için. Güvende hissederim ben. Güvende hissetmek çok zor artık, büyüdük. Hala kendi zihnimizde hayatın gerçekliğinden kaçabilecek güvenli birkaç noktayı korumaya çalışıyoruz. Bir insan sorgusuz sualsiz ve karşılıksız olarak bana kaçacak en rahat, en huzurlu yeri ayırıyorsa ona borçlu kalmışımdır.
Bazıları baba ocağında güvende hisseder. Bazılarının evdeki yatağı, battaniyesi yeterlidir. Bazıları sadece yanında birisine ihtiyaç duyar.
Bana sarılın. O zaman güzel oluyo.
(biterken aeon spoke - the fisher tale çalıyodu)
2 Ocak 2010 Cumartesi
Herkesin Yazdığı Yeni Yıl Yazısı
(fourplay - merry little stroll)
Yeni yılı sorgulamıyorum. Eskisinden pek farklı geçeceğe benzemiyo zira. Ama bir kar yağsa hiç fena olmaz sanki?
(acoustic alchemy - clear air for miles)
Bu sene smooth jazz senesi olsun. Hep birlikte oturalım lounge edelim. Dış dünyanın varlığını reddedelim biraz. Kaçış edebiyatına farklı bi boyut getirelim.
Öylesi daha güzelmiş çünkü.
İyi seneler diliyorum. Dikkat edin kendinize!
Yeni yılı sorgulamıyorum. Eskisinden pek farklı geçeceğe benzemiyo zira. Ama bir kar yağsa hiç fena olmaz sanki?
(acoustic alchemy - clear air for miles)
Bu sene smooth jazz senesi olsun. Hep birlikte oturalım lounge edelim. Dış dünyanın varlığını reddedelim biraz. Kaçış edebiyatına farklı bi boyut getirelim.
Öylesi daha güzelmiş çünkü.
İyi seneler diliyorum. Dikkat edin kendinize!
25 Aralık 2009 Cuma
Ne Yapıyorum
Yemek yemek, uyumak, ders çalışmak dışında hiçbirşey yapmıyorum. Aslında başlığın "ne yapmıyorum" olması gerekirdi. Dışarı çıkmıyorum. İnsanlarla konuşmuyorum. Eğlenmiyorum.
Ya da şöyle de olabilir; Sızlanıyorum, sıkılıyorum, üzülüyorum, özlüyorum, şikayet ediyorum.
Her şekilde giriş kısmından öteye geçemeyecek bir yazı olur. Hayatımda herhangi birşey olmuyo zira. Hepinizin tecrübe ettiği arkadaş sıkıntıları, sevgili sıkıntıları, aile sıkıntıları, ekonomik kriz sıkıntıları bende de var. Geri kalan herhangi birşey için sitem etmek düşüncesizlik olur. Karnım tok, sırtım pek. Tuzum kuru.
Yeni yıla yalnız giriyorum. Yani yalnız derken, madden değil manen. Ama arkadaşlarımla eğlenirim sanırsam. Ha sigarayı toptan bırakma planları yapıyorum, 2 - 3 lira zammı hele ki şu kriz günlerinde ne ben ne ailem kaldırabiliriz. Eski müziklerimi epey dinliyorum bu ara. A perfect circle, songs: ohia, pain of salvation epeydir dinlemediğim şeylerdi, iyi geldi. Animem yok, o sebeple sewmediğim bleach i izliyorum bu sefer azmettim bitiricem sanırım. Hana yori dango izliyorum bi arkadaşımın önerisiyle, epey dandirik bi japon dizisi kendileri. How i met your mother 11 ocağa kadar tatil. The mentalist konusunda hiçbi bilgim yok, umarım kaçırmam yeni bölümleri.
Kitap okuyorum. Neil Gaiman - Graveyard Book okudum, çok çabuk bitti. Tekrar otostopçunun galaksi rehberini okudum. Ahmet Ümit'in iki tane kitabını okudum, kısa olmalarına rağmen tarzım olmadıklarından biraz sıkıntılı uzun sürdü okumak. Emin Çölaşan'ın Şu Benim Gazetecilik kitabını okudum, epey beğendim. Samimi bir dille yazıyo zaten, kolay okunuyo. Birkaç gün önce tekrar Şu Çılgın Türkler'i okumaya başladım. Kaç sefer okusam da boğazımı düğümleyebiliyo bu kitap. O da bitince sanırım Paul Auster'in bi kitabını okicam. Orçun Can'dan ödünç almış sanırım, burdan izin de istemiş olayım hemen: Can Orçundan sonra izninle ben de okuyayım onu =). Snotr videoları izliyorum her aklıma geldiğinde. Basit komedi, iyi geliyo. Üstüne düşünmek zorunda bırakmıyo.
Pek kendime bakmıyorum bu ara, sakallarım uzadı, saçlarım dağınık. Bir iteklemeye ihtiyacım var. O olsa ivedilikle bi banyo yapıcam, sakallarımı kesicem, filinta gibi giyinicem. Ama hemen değil, bi süre sonra. Şu an çok üşeniyorum çünkü =].
Biraz memnunum sanırım şimdilik bunalımımdan =)
İyi bakın kendinize, selametle.
Ya da şöyle de olabilir; Sızlanıyorum, sıkılıyorum, üzülüyorum, özlüyorum, şikayet ediyorum.
Her şekilde giriş kısmından öteye geçemeyecek bir yazı olur. Hayatımda herhangi birşey olmuyo zira. Hepinizin tecrübe ettiği arkadaş sıkıntıları, sevgili sıkıntıları, aile sıkıntıları, ekonomik kriz sıkıntıları bende de var. Geri kalan herhangi birşey için sitem etmek düşüncesizlik olur. Karnım tok, sırtım pek. Tuzum kuru.
Yeni yıla yalnız giriyorum. Yani yalnız derken, madden değil manen. Ama arkadaşlarımla eğlenirim sanırsam. Ha sigarayı toptan bırakma planları yapıyorum, 2 - 3 lira zammı hele ki şu kriz günlerinde ne ben ne ailem kaldırabiliriz. Eski müziklerimi epey dinliyorum bu ara. A perfect circle, songs: ohia, pain of salvation epeydir dinlemediğim şeylerdi, iyi geldi. Animem yok, o sebeple sewmediğim bleach i izliyorum bu sefer azmettim bitiricem sanırım. Hana yori dango izliyorum bi arkadaşımın önerisiyle, epey dandirik bi japon dizisi kendileri. How i met your mother 11 ocağa kadar tatil. The mentalist konusunda hiçbi bilgim yok, umarım kaçırmam yeni bölümleri.
Kitap okuyorum. Neil Gaiman - Graveyard Book okudum, çok çabuk bitti. Tekrar otostopçunun galaksi rehberini okudum. Ahmet Ümit'in iki tane kitabını okudum, kısa olmalarına rağmen tarzım olmadıklarından biraz sıkıntılı uzun sürdü okumak. Emin Çölaşan'ın Şu Benim Gazetecilik kitabını okudum, epey beğendim. Samimi bir dille yazıyo zaten, kolay okunuyo. Birkaç gün önce tekrar Şu Çılgın Türkler'i okumaya başladım. Kaç sefer okusam da boğazımı düğümleyebiliyo bu kitap. O da bitince sanırım Paul Auster'in bi kitabını okicam. Orçun Can'dan ödünç almış sanırım, burdan izin de istemiş olayım hemen: Can Orçundan sonra izninle ben de okuyayım onu =). Snotr videoları izliyorum her aklıma geldiğinde. Basit komedi, iyi geliyo. Üstüne düşünmek zorunda bırakmıyo.
Pek kendime bakmıyorum bu ara, sakallarım uzadı, saçlarım dağınık. Bir iteklemeye ihtiyacım var. O olsa ivedilikle bi banyo yapıcam, sakallarımı kesicem, filinta gibi giyinicem. Ama hemen değil, bi süre sonra. Şu an çok üşeniyorum çünkü =].
Biraz memnunum sanırım şimdilik bunalımımdan =)
İyi bakın kendinize, selametle.
15 Aralık 2009 Salı
Morning As A Blessing

(glen hansard & marketta irglova - alone apart)
Dün gece bütün enerjim çekildi bedenimden. Saat 10 civarı yarı baygın halde uyuyakaldım. Kütük gibi, rüyasız, anlamsız ve uzun bir uyku uyudum.
İşin ilginç yanı, ziyadesiyle dinç uyandım. Çok uzun zamandır bu kadar güçlü kalktığımı hatırlamıyorum. Tarif edilemez bir susuzlukla gece doldurup içmeyi unuttuğum gazı kaçmış kolaya sarıldım. O anlamsız sıvıyı lıkır lıkır mideme gönderirken de kafamda bi şarkı başladı. Yine glen hansard'ın şarkısı ancak bir saattir aramama rağmen şarkıyı bulamadım. Sadece tek bi sözü var aklımda:
"the healing had begun!"
(glen hansard & marketta irglova - drown out)
Neyse çok üstelemedim zaten. Elbet hatırlarım bi ara. Olmadı biriniz hatırlar söylersiniz.
Günümün ilk saatleri, hemen bi tema adamalıyım. Hava soğuk + yağışlı olucak, o halde melankoli eksik olmaz. Biraz sıkıntı, biraz dert, o halde çok ağır doom bilmemne girmeye de gerek yok. Aha buldum!
(calexico - black heart)
one man's righteousness is another man's
long haul, sentence carried out
long haul, counting the miles
to the four corners of the world
Gideyim, temizleneyim, arınayım. Çay demleyeyim. Efendi gibi bişeyler giyeyim. Bugün dün kadar mutsuz bi gün değil, hepiniz tadını çıkarın bence.
(biterken calexico - convict pool çalıyodu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




